6 Ocak 2012 Cuma
Şirinella'ya Defdef Küçük Kara Balık'ın hikayesini getirmiş geçen akşam bize gelirken..Öyle şahane bir hediye ki bu bir çocuk için..Teyzem bana kitabı aldığında ben Şirine'den daha büyüktüm ve canım teyzem kitabımın ön sayfasına şöyle yazmıştı;
Umud'cuğum,
Benim seni sevdiğim kadar sen de kitapları sev,emi!
08.07.1987
Kitap beşinci baskısını yapmıştı Ekim 1979'da..Kitaplığımın en kıymetlilerinden şimdi..Ve ben bu kitabı okuduğum için,teyzem bana bu kitabı hediye ettiği için bugünkü benim birazda..Ve elbette o dönemde yasaklı Melike Demirağ'ın "Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım" şarkısını dinlediğim için ve elbette ilk ezberlediğim şarkı nakaratı bu olduğu için;
"Zulmün önünde dimdik dimdik tut onurunu,
sevginin önünde eğil kızım"
Ve Kurtuluş savaşının halk ile beraber kazanıldığını duyduğum için..Ne bir kişiye ne de bir güce körü körüne tapmanın yanlış olduğunu beynime kazıdığımdan beri..
Öyle işte..Vay be çok seneler önceydi..Ama dedim ya zayıf hafızama rağmen tüm bunlar benliğimi şekillendirirken teyzemden duyduğum hayat dersleriydi..Asla unutmadım..
Şimdi de kızıma geldi hediye olarak Küçük Kara Balık'ın hikayesi..Ve artık o da Küçük bir kara balık..Olması için elimden geleni yapıyorum..
Bu akşam yatmadan önce aşağıdaki kadar okuduk..Sonunda Şirine uyuyakaldı :)
Her gece biraz daha Küçük Kara Balık olacak minik..Öyle işte...
İyi geceler sana da Küçük Kara Balık...
Uzun bir kış gecesiydi.Denizin derinliklerinde yaşlı bir balık,on iki bin çocuk ve torununu etrafına toplamış,onlara bu hikayeyi anlatıyordu:
Bir zamanlar bir Küçük Kara Balık annesiyle birlikte küçük bir derede yaşamaktaymış.Kayalıklardan çıkarmış bu dere.
Küçük Kara Balık ve annesinin yuvaları,yosunlarla kaplı kapkara bir kayanın arkasındaymış.Her gece orada uyurlarmış.
Küçük Kara Balık her gün sabahtan akşama kadar annesinin peşinde yüzermiş.Kimi zamanlarda başka balıkların arasına karışır,hep birlikte kayalıklar arasındaki küçük yarıkların içine girip çıkarlarmış.Küçük Kara balığın hiç kardeşi yokmuş.Çünkü annesinin on bin yumurtasından sağ çıkabilen sadece o imiş.
Küçük Kara Balık birkaç günden beri düşünceli görünüyormuş.O kadar az konuşuyormuş ki! Annesinin peşinde yavaşça yüzüyor ve diğer balıklarla pek oynamıyormuş.Annesi ise,onun biraz hasta olduğunu ama yakında iyileşeceğini düşünmekteymiş.Oysa Küçük Kara Balığın rahatsızlığının nedeni çok başkaymış.
Bir gün Küçük Kara Balık daha güneş doğmadan annesini uyandırmış ve ona şöyle demiş: "Anne seninle konuşmak istiyorum.
"Henüz yarı uykuda olan annesi cevap vermiş."Şimdi zamanı değil,daha
sonra konuşuruz!Şimdi git ve yüz biraz."
"Hayır anne!" Artık buralarda yüzmek istemiyorum ben.Başka yerlere gitmem gerek"demiş bu kez Küçük Kara Balık.
"Gerçekten gitmek zorunda mısın?"diye sormuş annesi. Küçük Kara Balık cevap vermiş:
"Evet anne,gitmem gerek."
"İyi ama"demiş annesi,"bu kadar erken bir saatte nereye gitmek istiyorsun ki?"
Küçük Kara Balık hemen anlatmaya başlamış."Bu derenin nerede bittiğini görmek istiyorum.Biliyor musun anne,bunu aylardır düşünüyorum.Başka birşey düşünemez oldum ve dün gece bu yüzden hiç uyuyamadım.Sonunda da, bu derenin nereye kadar gittiğini ve nerede bittiğini gidip öğrenmeye karar verdim.Başka yerlerde neler olup bittiğini bilmek istiyorum.
"Annesi gülmüş."Ben de çocukken böyle şeyler düşünürdüm.Ama bak canım,derelerin ne başı olur ne sonu.Bunda araştırıp öğrenilecek ne var ki?Dereler sadece akarlar.Bir yerlere falan gitmezler."
"Ama anne,bu doğru olamaz!"diye karşılık vermiş Küçük Kara Balık."Her şeyin bir başlangıcı ve sonu yok mudur?Geceler,günler,haftalar,aylar,yıllar...Hepsi sonunda bitmez mi?"
Annesi kestirip atmış bu kez:"Bırak şimdi bu lafları.Kalk biraz yüzelim,şimdi yüzme zamanı,konuşma zamanı değil."
Ama Küçük Kara Balık konuşmakta ısrarlıymış: "Hayır anne,ben böyle yüzmekten bıktım,başka yerlerde ne olup bittiğini öğrenmek istiyorum.Belki de bunları birisinden öğrendiğimi düşünüyorsun.Ama inan bana,çok uzun zamandır düşünüyorum bunları.Elbette başkalarında da öğrendim başka şeyler.Örneğin balıkların pek çoğunun yaşlandıklarında, 'Hiçbir şey yapmadık,boş bir hayat geçirdik' diye şikayet ettiklerini biliyorum.Bense yaşam nedir onu öğrenmek istiyorum.Yaşam,ufacık bir yerde yaşlanana kadar hep aynı şeyleri yapmak olamaz.Bu dünyada başka türlü yaşamak mümkün mü,onu bilmek istiyorum."
devamı yarın akşam..
Etiketler: berin arall, küçük kara balık, samed behrengi, şirinella
4 Ocak 2012 Çarşamba
Etiketler: komik kedi videosu
3 Ocak 2012 Salı
BULUT GEÇTİ
GÖZYAŞLARI KALDI ÇİMENDE
GÜL RENGİ ŞARAP
İÇİLMEZ Mİ BÖYLE GÜNDE
SEHER YELİ
ESER,YIRTAR ETEĞİNİ GÜLÜN
GÜLE BAKTIKÇA
ÇIRPINIR YÜREĞİ BÜLBÜLÜN
BU YILDIZLI GÖKLER
NE ZAMAN BAŞLADI DÖNMEYE?
KİMSE BİLMEZ,KİMSE BİLMEZ…
söz: ömer hayyam
beste: mehmet güreli
solist : mehmet güreli
Etiketler: kimse bilmez, mehmet güreli, ömer hayyam
31 Aralık 2011 Cumartesi
benim için 2011 şarkısı buydu.."Beklediğime deydi negzel oldu"
0 yorum Gönderen Umudum zaman: Cumartesi, Aralık 31, 2011
Güzel günler bizi bekler
Sadece inan yeter
İnan
İçimde güzel bir his var
Kelebekler martılar filan
Hayat rengini buldu
Beklediğime değdi
Ne güzel oldu
Herşey böyle iyiyken
Korkarım nazar değer aman
İlk kez çarpılmış gibi
Umutluyum şu hain dünyadan
Hayat rengini buldu
Beklediğime değdi
Ne güzel oldu
Sen en güzel halinle gel
Gerçekleşmemiş hayalinle gel
Gel güneşli bir günle gel
Elinde çocukluk bir resminle gel
Hayat rengini buldu
Beklediğime değdi
Ne güzel oldu
Etiketler: aylin aslım, güzel günler
29 Aralık 2011 Perşembe
Dün Nar'ı izlemeye gittik hep beraber..
Sinemada bizim dışımızda sanıyorum üç yada dört kişi daha vardı ve film İstanbul ve Ankara'da gösterime girmiş..İzmir bile yok arasında kentlerin..İnanabiliyor musun?
Filme giderken özellikle değil ama kendiliğinden hiç bişi okumamıştım..neden bilmem..sanırım helecan yaratmak istedim şu ufancınk dünyamda..:)
film tek bir mekanda geçmekte çok büyük ölçüde..hani dış mekanda var ama çok az..ve o az zemanda da bi miktar da Arnavutköy-deniz-fırtınalı istanbul görmenize olanak sağlıyor..
Filmin bende uyandırdığı duygulara gelecek olursak efenim bi kere beni sarstı..öyle sürekli bir sarsıntı şeklinde değil ama arada vurup kaçıyor..hala..
mannak noni,deniz'in "şu kadarcık"hayatında sen ne bilirsin derken ki derinliksizliği..Sema'nın o derinliğin içinde olduğunu düşünürken aslında ne kadar "kötü" ve "mantıklı"olduğu, aslında hayatında amk böyle bi şey olduğu zaten!..Kapıcı Mustafa'nın filmin başlarında tipik bir takım öğretilmişliklerini izlerken sonunda vicdan denen şeyi "açıklamam bile lan size" halleri..böyle şeyler işte sarstı beni..
Ümit Ünal çok farklı bir bakış açısı ile çekmiş bu filmi..yani ben eleştirmen değilim ama nacizane bir izleyici olarak böyle bir türk filmi izlememiştim hiç..Filmde gerilim unsuru ciddi ciddi kullanılmış..Yani hakkaten rahatsız edici,oturduğun koltukta gerildiğini farkettiren sahneler var filmde..az ama çok etkili..Sonra film insanlar arası sınıf farklılıklarına ve "ötekileştirme-ötekileştirilme" konusunu da son derece başarılı işlemiş..Aslında herkes kendi hayatı dışındaki hayatların "aslında şu kadarcık"olduğunu düşünüyor..Bunu Deniz Asuman'a da yapıyor,Sema Deniz'e de..Mustafa başı kapalı ezik kadına da..Ama işin içine çıkarlar ve yıllar yıllar boyunca emek verilmiş kariyer ve para girince Sema ile Asuman eşitleniyor mesela..
Ünal şöyle demiş filmi için;
hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız: hem çok benzeriz, hem de çok farklıyız. ama açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda. bizi bir arada tutan kabuk; birbirimize duyduğumuz inançtır.
peki ya o kabuk çatlarsa... ya birbirimize duyduğumuz güven dahil inandığımız herşeyden kuşkuya düşersek... ya adalet duygumuz kaybolursa... ya, her insan kendi adaletini aramaya başlarsa... çatlayan bir nar gibi taneler her yere yayılmaz mı?
nar; bir kadının kendi adaletini aramasıyla başlayan bir öykü...
nar; apayrı şeylere inanan dört kişiyi bir evin içinde, yarım gün gibi kısa bir sürede adalet konusunda, kendilerine yarattıkları inanç dünyaları konusunda ciddi bir sorguya tabi tutuyor.'
Bu arada Nar ile Ümit Ünal bir üçlemeyi tamamlamış..(9 ve Ara)
Film 48.Altın Portakal Festivalinde sadece Jüri özel ödülünü almış ki bence de daha fazlasını hakediyor bakın Ünal kendi blogunda neler yazmış bu konuyla ilgili;
http://asyadada.blogspot.com/2011/10/altn-portakal-uzerine.html
Birhan Keskin'in -ne çok severim o kadın şairi- muhteşem şiiri ile başlıyor film..
o büyük ve muazzam zamanda unuttum
kanatlarım çok oldu üşüyor benim
bu beyaz ıssızlıkta göğsüme düşüyor
bu yüzden eğik boynum
bir kuşun anısı kalmış bende, saklı
bundan gözlerimdeki kayalık,
içimdeki serseri buzullar
dürtme içimdeki narı
üstümde beyaz gömlek var
Ve Birhan Keskin demişken e konumuzda nar iken aynı isimli şiiri yazmadan da olmaz di mi ama?
çiçeklerin eksilen suyuna su,
yazın yanına hatırayı ekledik,
çekirge sesleri ve
öğle güneşi altında narın
olgunlaşmasını bekledik.
bekledik, başka başka odalarda
çektiğimiz ağrı dinsin,
bir çocukluk düşü gibi
ince bir sızıya dönsün diye
yaza sedeften bir anlam ekledik
biliyorsun,
bir başdönmesi gibi sürüyor hayat,
yazların yanına yazlar ekleniyor,
zaman uzun bir sıcağa dönüyor burada,
ağırlığına duygunun, taşınamazlığına
ve yazlar hatıraya...
sığındığımız konuşmalar kesecek mi ağrıyı?
ağacın güzelliğindeki mânâ sönmeyecek,
köklerinde sürecek mi aşk?
ah benim hayal kardeşim,
bizim bu aşktan alacağımız var,
dinsin ayrı odalarda çektiğimiz ağrı,
yaz geçip gitsin ve olgunlaşsın nar.
Vee bu da efenim bir Murathan Mungan eseridir;
kasım:
hem aşk hem kan
hem şehvet hem gözyaşı olan nar
gelirken nar bahçesine uğradı atım
çılgın bir nar ağacı görmüştüm düşümde
bir düş ağacıydı
bu nar o ağaçtan
o düşten düşürdüm
eteğime
ve sana getirdim
al!
süveyda:
...
ne tuhaf oysa eskiden
ne zaman nar bahçesinde uyuyakalsam
kırmızı rüyalar görürdüm orada
şimdiyse yalnızca nar bahçesini
kırmızı bir rüya olarak görüyorum.
Ve muhteşem bir Ortaçgil şarkısı .Hadi bulun nar'ı..
Bir Behçet Aysan şiiri..Ezginin Günlüğü elbette;
Bilge Karasu ne demiş bakın;
"... anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. evin beti bereketi niyetine... ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye."
Etiketler: bülent ortaçgil, ezginin günlüğü, nar, ümit ünal
28 Aralık 2011 Çarşamba
Etiketler: can bonomo, meczup
27 Aralık 2011 Salı
"yasadigimiz dünya, hayal mi gercek mi, söylemek zor"
1 yorum Gönderen Umudum zaman: Salı, Aralık 27, 2011Öyle bir film izledim ki..Aslında ne kadar çok konuştuğumuzu ve aslında ne kadar gereksiz şeyler konuştuğumuzu hatırlattı bir kez daha..sessizliğin ne kadar derin olduğunu ve saf olabilmek için sessiz kalabilmenin asıl olduğunu gördüm bu bir buçuk saati aşkın film ile..
masalsı bir anlatım..şiirsel bir dil..ama böyle söyleyince dialog aramayın..kadın ve erkek hiç konuşmazlar film boyunca..sadece kadının son sahnelerden birinde bir cümlesi var o kadar ve o cümle öyle anlamlı ki..söyleyip durduğumuz bir cümle ama bu kadar yerinde kullanımına rastlamamıştım doğrusu..(Benim kullandığım o ilk an dışında-ilk kez söylenmiş gibi hissettiğim hayatımda)
Evet bedenlerimizle seviyoruz,aklımızla seviyoruz , insaniyetimizle seviyoruz,hırslarımızla, güdülerimizle seviyoruz..O son sahne bana dedi ki; ruhunla sev..Ruhunla sev ki ibre sıfırı göstersin..arın her türlü halden..ki ağırlık vermeyin yaşama..bundan kelli birbirinize..
Diyor ki mekanlara-eşyalara anlam yükleme..Her nerdeysen..İşte vardı ya,yazmıştım ya geçen gün..Kaplumbağa..Olduğun yer senindir sahiplenme ama yaşa..
Film ile ilgili çok şey söylemek isterim ama biliyor musun o vakit filme ihanet etmiş olurum..Bu hayattan koptuğum o 85 dakikaya da..Yaşamak istiyorum bu hazzı..Sen de istiyorsan izle..Hepsi bu..
Natacha Atlas-Gafsa..Bu müzik olmadan bu film de eksik kalırmış..Öyle yakışmış ki filme..Bir süre bu şarkıdan başka bir şey dinlemeyeceğim..
Teşekkürler Notu: Defdef ne kadar teşekkür etsem az..Seçtiğin film senin hakkında
beni yanıltmadı..Çok yaşa..
Etiketler: bin-jip, boş ev, gafsa, ki-duk kim, natacha atlas
24 Aralık 2011 Cumartesi
uzun yolları kısa zamanda alan bir kaplumbağa olmaya çalştım hep..
sonsuz şevk verdi kaplumbağanın nereyi isterse orayı ev yapması,
şimdi hayatın ta ortasına küfürle dalan evsizler gibi,
kaplumbağanın bana insaf etmesini bekliyorum..
uzun yolları kısa zamanda alan bir kaplumbağa olmaya çalıştım hep,
sertleşmiş evini paylaşabilmekti tek umudum..
insaf et derken hani masaldaki ağustos böceği gibi..
hayatın sonunda olduğumu farketmem yollarımı kısalttı..
Ankara/2011 sonları
23 Aralık 2011 Cuma
Fragmanı bile izlesen ne demenk istediğimi anlayacaksın..dört arkadaş,las vegas,bekarlığa veda..biliyorum çokca işlenmiş bir takım ögelerdir bunlar ama bu film de klişe olmayan o kaddar çok şey var kii...
Adından da anlaşılacağı üzre dört deli kaldıkları otelin terasında birer shot yapıyorlar ve film işte orada başlıyor..yani hani nerdeyim!,neler oldu!, ne zaman yaptım bunnarı durumu??
filmin oyuncuları arasında sanırım en yakışıklısı o olduğu için en çok Bradley Cooper'ı beğendim..ne var hiç de dürüstçe gelmedi mi?Bana ne..en yakışıklısı o napimm..hem sezonlar sezonlar boyunca alias izlemiş biri olarak elbette kayıracağım bi ayrı tutacağım cooper'ı..
neyse dönelim filme..filmi izlerken dağılıyorsun dedik...de asıl güzel olan aradan günler geçince de aklına geldiğinde filme höyküre höyküre gülmen..gülmem..benim gülmem yani..yorma beni nolur..
bak şimdi filmde bi bebenk varoluyor bi ara..polis arabasında! bebeke şakacıktan mastürbasyon yaptırdığı sahneyi şu an hatırladım tekrar ve bu kalabalıkta deli dicekler töbe töbe aklıma girmiş..
filmde kim var bi de biliyor musun mike tyson..evet var..ama annatmican onu..yoksa küfür yerim..bi de davuk var..bildiğin davuk işte..roarrrr var..hım açıklayayım bilmeyen olabilir de mi? işte bildiğin taygır..
tyson dedik ya filmde phil collins'in muhteşem şarkısını dinliyor ve eşlik ettiği an çok şaane..bu şarkıyı ararken bişi buldum adamlar metroda olay yapmışlar..ba-yıl-dımmm..orda olsam pek severdim hayatın sürprizlerini...
bak işte..mutlaka islemelisin adamım! oooo oooo ooooo oh yeah!
sözlerinin bi kısmı negzel yaa..travmayı seviyorum;
bu gece bir şeyler olacak hissedebiliyorum.
bütün hayatım boyuncu bu anı bekledim, tanrım.
hatırlıyorum, hatırlıyorum merak etme.
seni gördüğüm ilk ve son anı nasıl unutabilirim?
neden sessiz kalmaya devam ettiğini biliyorum, ama hayır.
beni kandıramazsın!
canımızın yandığını göstermiyoruz ama acı gitgide büyüyor.
buna alışıgız.
tanrım, bu gece geldiğini hissedebiliyorum.
.................
film yap-boz gibi..nasıl tamamlanacak diyosun..ama oluyor..
izle bence..gülmeye ihtiyacın varsa izle...hem kimin yok ki?
Filmin devamı da çekildi bu arada..
not:bi film daha izledim..Stepmom..onu da yazcam..kötü kalpli üvey anneye alıştırdılar yıllarca bizi..külkedisi dikikleri sök,sökükleri dök felan..öyle diil işte o!! onda da ağladım çok biliyor musun?
he bi de bi yere gittim istanbul'da bi lokanta..Fıccın ismi..onu da yazcam ama şimdi evimi toplamalıyım..
Etiketler: bradley cooper, fıccın, phil collins, stepmom, the hangover
22 Aralık 2011 Perşembe
ya senin için bişi ifade etmiyor olabilir..ama ben şaheser izliyor gibiyim..ehehe bi de telefonla kayıt yaptım..negzel de mi?.. ve endişelenme bebek!
0 yorum Gönderen Umudum zaman: Perşembe, Aralık 22, 2011
Video0004 ile sirisko
Video0003 ile sirisko
Video0002 ile sirisko
Video0001 ile sirisko
dinle bebeğim
yüksek dağ yok
alçak vadi yok
yeterince geniş nehir yok bebek
bana ihtiyacın varsa ara
nerdeysen
ne kadar uzaktaysan
endişelenme bebek
sadece adımı seslen
ben hemen orada olacağım
endişelenmene gerek yok
diye devam eden ve giden sonsuz gaz şarkı..
senin için bebek!
Etiketler: ain't no mountain high enough, marvin gaye
Etiketler: beni yak kendini yak, sezen aksu
20 Aralık 2011 Salı
16 Aralık 2011 Cuma
Etiketler: DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ 63. YILDÖNÜMÜ
15 Aralık 2011 Perşembe
sense and sensibility..romantik bir sabah..
1 yorum Gönderen Umudum zaman: Perşembe, Aralık 15, 2011Sevgili dostum,biricik gökçe'm..
Jane Austen ile tanışmamı sen sağlamıştın yıllar önce..Çok severek yapmaktan hoşlandığın şeyleri çok sevdiklerin ile paylaşmaktan ne kadar mutlu olduğunu anlamam da hemen hemen o dönemlere denk geliyor..
Az önce sabah yataktan kalktıktan hemen sonra pek adetim değil televizyonu açtım..Movie maxlarden birinde bir film aldı gözümü..kabarık etekler,yemyeşil göz alabildiğine uzanan araziler ve kopkoyu bir ingiliz aksanı :)
Evet kuzum sense and sensibility..Film başlamıştı ama bırakmayacaktım..nerden başladım izlemeyeee bakimm hımm gece olmuş ve elinor kızkardeşi marianne'in yanına yatmıştı..dondurucu soğuk beni bile etkiledi..Sonra 18.yüzyıl İngilteresi ve aşk..Evet canımın içi türkçeye Akıl ve Tutku olarak çevrilmiş ve akıl rolünü Elinor (muhteşem oyunculuğuyla Emma Thompson) tutku rolünü ise (pembe yanakları ve hafif etine dolgun haliyle) Kate Winslet canlandırmış..
Aklıma zaman zaman seninle yaşadığımız akıl-tutku karmaşasını getirdi..Peki tamam sen çoğunlukla çok nettin akıl konusunda ama benim de tutku konusunda ki netliğimi inkar edemeyiz değil mi? Ben aşkımdan tıpkı marianne gibi yağmurlar altında koşup yataklara ölmek pahasına düşebilirdim..sen ise benim başımda "lütfen gayret et, lütfen" diye sabaha kadar beklerdin..Tüm sabırsızlığımla edward'a "neden gelmedin neden?" diye hesap sorar seni utandırırdım :) Sen ise "herkesin belli görevleri var ve onu bağışlayabilirim" derdin..
Sevgili kızkardeşim,
bakıyorum da aslında 18.yy'dan bu yana akıl ve tutku konusunda çok da bişey değişmemiş..İnsanlar olmaması gereken insanlara aşık oluyor,mutsuz oluyor ve hayattan vazgeçebiliyorlar..Ama bazen de aşık olduğun kişiyi sabırla ve gururla bekliyor ve kavuşma anına kadar yaşadığın acıları sineye çekebiliyorsun..Belki sana aşkı o kadar vefa duygusu ile sunuyor ki karşındaki kendinden beklenmedik şekilde hayatına her zaman yön vermiş tutkunun bencilliğinden sıyrılıp Marianne'in tıpkı Albay Brandon'a olan sadakati gibi kişiliğinden aykırı ama "iyi"davranabiliyorsun..
Filmin benim için en etkileyici sahnelerinden biri şüphesiz Elinor'un Edward'a veda sahnesi..Ve hemen akabinde Marianne'e itiraf ettiği-belki de-acı dolu cümleleri..
Ama beni asıl ağlatan şey film boyunca sapsağlam durmuş ve aslında o kadar da acı çekmiyor görünen Elinor'un Edward'a kendini teslim etme sahnesi..İtiraf ya da koyverme..ne olursa olsun aslında saklıyor olması acı çekmediği anlamına gelmiyor'u dannn diye vuruyor..
ve aslında willoughby bedbaht olmaya ne kadar da mahkum öyle değil mi?
böyle işte..aslında yazılacak şeyler öyle çok ki..ama artık ben seninle yüzyüze konuşmak istiyorum tüm bunları..
Seni çok seven ve hep özleyen kızkardeşin...
bu da günlerce dinlenesi..lütfen beni biri opera'ya götürür mü??
Etiketler: biberli gökçe, Jane Austen Kitap Klubü, sense and sensibility
14 Aralık 2011 Çarşamba
Etiketler: ben seni seven kadın, nilüfer
13 Aralık 2011 Salı
e bebeimm eee eee eee eeee...öyle güsel kiii.....
0 yorum Gönderen Umudum zaman: Salı, Aralık 13, 2011Etiketler: greek lullaby
12 Aralık 2011 Pazartesi
Bir diğer Marilyn Monroe filmi..The seven year itch..Yaz Bekarı..
Film 1955 yapımı..Marilyn:Aşk ölene dek kitabını okurken filmden bahsetti yazar ve ben de kitaba ara verip bana hediye gelen (şahane bir insandan şahane bir hediye!) filmi izlemeye karar verdim..
Film'de Marilyn'e Tom Ewell eşlik eder ve Ewell bu filmle o yıl en iyi aktör dalında Tony ödülü alır..Yaz Bekarı'nda Ewell otuz sekiz yaşındaki yayıncı Richard Sherman rolünde..Marilyn'in ise filmde ismi yok.."Kız" olarak geçmekte..Genç kadın..Sarışın genç kadın..Bazen de muhteşem sarışın :) Shelman yaz ayları için yedi yıldır evli olduğu karısını ve haylaz oğlunu tatile gönderir ve işi olan her erkek gibi o New York'daki evlerinde kalır..Muhteşem sarışın üst kattaki daireye taşınır ve olaylar gelişir..Aslında olaylar Shelman'ın hayalinde gelişir ve öyle paranoyaklaşır ki artık karısını hayalinde aldatıyor ve çeşitli kurgularla savaşıyordur..Film bu açıdan bakıldığında döneminde sanıyorum ilkleri de gerçekleştiriyor..Zira hayal sahneleri çok etkin bir şekilde kullanılmış..
Marilyn..Marilyn..O kadar muhteşem, o kadar etkileyici ki..Diğerleri (yönetmen ve teknikleri Ewell dahil) ve Monroe var filmde..
Meşhurrrr uçuşan etek sahnesi evet!..Fekat afişteki resmi filmde sahne olarak görmüyorsunuz..Bu sahneyi New York'da tam beş bin kişi izler ve aralarında tanınmamak için bir sürü çaba sarfeden kocası DiMaggio'da vardır! Marilyn elbisesinin altına çift iç çamaşırı giyse de projektörlerin ışığı yüzünden içi görünür ve bu DiMaggio'yu delirtir.Ama Marilyn projektörlerden ve içinin göründüğüden habersizdir..Sahne tam 15 kere çekilir..Çekilen resimlerde Marilyn'in içinin göründüğü belli olmaz ve elbette filmde de..Dediğim gibi filmdeki sahnede tam açı ile görünmüyor Marilyn..
O gecenin sonunda Dimaggio ayrılmalarına sebep olan korkunçluğu yaşatır Marilyn'e..Otel odasında her tarafı morarana kadar döver onu..Öyle ki ertesi gün çekimlerde morlukları makyajla kapatırlar..Düşünsenize akşam korkunç bir dayak yiyorsunuz ve ertesi gün gidip muhteşem sarışın rolü ile harikalar yaratıyorsunuz..Bu büyük bir güç gerektirir..Ondan sebep Marilyn aslında herşeye rağmen güçlüydü ve akıllıydı..Sadece keşke o da gücünün farkında olabilseydi..
Film için hazırlanan afişte elbette uçuşan etek sahnesi vardır..Fox'ın pazarlama ekibi Marilyn'in havalanan eteğini tutarken çekilen fotografının on altı metrelik bir afişini hazırlatır ve sonra dev Monroe afişten kesilir ve film gösterime girdiği gün Times Meydanı'ndaki Loew's Theatre'ın önüne yerleştirilir..Düşünsene?!!..
Filmle ilgili bir diğer ayrıntı..Filmde Sergei Rachmaninoff''un '2 nolu piano konçertosunu oldukça bol dinliyoruz ki bu da filme ayrı bir güzellik katıyor..
Ama "sarışın" bu şarkıyla daha çok eğleniyor..E eğlenceyse maksat?? Onu kim suçlayabilir?? :))
Etiketler: marilyn monroe, sergei rachmaminoff, the seven year itch
10 Aralık 2011 Cumartesi
Sing Carmen-Maria Callas ve cicik resimlerim..
5 yorum Gönderen Umudum zaman: Cumartesi, Aralık 10, 2011Etiketler: maria callas, sing carmen









































