6 Şubat 2011 Pazar


*Bol insanlı bir günün sonunda kendini eve atıp sıcacık koltuğunda votka içip kitap okuyup gevende dinlemek gibisi yok yafu..

*Sigaram bitmiş..Böyle bir tiryakiyim işte ben.."miş" ne la? Evde yedek paket olduğuna mı sevineyim yok sa o sigaranın Monte Carlo olmasına mı üzüleyim bilemedim..

*Çok keyifli bi kitap okuyorum a dostlar.."Film Kulübü" Yazar David Gilmour...Jesse akıllı fekat okulu sevmeyen bir ergendir..Babası onun mutsuz ve hayattan zevk almaz olduğunu görür ve uzun bir karar sürecinin ardında oğluna okulu istiyorsa bırakabileceğini,para kazanmak zorunda olmadığını,ona hiç bir sorumluluk yüklemeyeceğini,tek şartının haftada üç film izleyecek olacağını söyler..Jessse için reddedilemeyecek kadar iyi bir tekliftir bu..Böylece film kulübü kurulur ve...Kitapta yazarın anlatımı kadar filmler ve oyuncular hakkındaki yorumlar da cezbedici..Ayrıca bir teşekkür sunmalıyım izninizle..Bana bu kitabı aldığın için çok teşekkürler :)

Kitapta müthiş adam Eastwood'dan elbette bahsediyor..Yazar baba onda sevdiği beş şeyi sayıyor;

1. Bir Avuç Dolar'da tabut imalatçısına dört parmağını kaldırıp "Pardon,yanılmışım.Dört tabut"demesine bayılıyorum.

2.1993'te Londra'daki Ulusal Film Tiyatrosu'nda Prens Charles'in yanında durduğunda asıl prensin kim olduğunu herkesin anlamış olmasına -ki bunu dile getiren İngiliz eleştirmen David Thomson'dı-bayılıyorum.

3.Clint'in film çekerken asla "Motor" dememesine bayılıyorum.usulca,hafifçe "Hazırsanız başlayalım " der.

4.Clint'in Affedilmeyen'de (1992)atından düşmesini izlemeye bayılıyorum.

5.Clint'in Kirli Harry rolünde bir San Francisco sokağında bir elinde tabanca,diğer elinde bir sosisli sandviçle yürümesine bayılıyorum..

Ve kitaptan filmler hakkında çok katıldığım bir nokta daha;

"...Sonra üniversitedeki abilerimin bana söylediği bir sözü tekrarladım:bir filmi ikinci kez seyretmek aslında ilk kez seyretmektir.Başından sonuna kadar ne kadar güzel kurgulandığını anlayabilmek için sonunu bilmeniz gerekir."

Doğru di mi? Bence öyle..

Votka azalıyor..Gitme vakti..

Bu hafta güzel bi hafta olsun herkeşler için..

5 Şubat 2011 Cumartesi

Havaların bu kadar soğuk olması benim gibi oksijen manyağı birisini bile zorluyor..


O sebepten günümüzü bir alışveriş merkezinde geçirdik...AVM'lerin içinden bir seçme yaptım ve Palladium'da karar kıldım diğerlerinden daha ferah ve eğlenceli..Kapıdaki 2,5 metre boyundaki hokkabaz bizi çok güldürdü mesela...Bi süre Şirinella ile benim peşimizden geldi zira...O boyla nası o kadar hızlı yürüyebiliyor ki??


İlk durak sinema salonuydu ama biz elbette geç kaldık seansa..Oysa Karmakarışık'ı bende izlemek istiyordum..Ama pes etmedik gün güzel geçmeliydi..Ordan D&R ..Kitap dergi bakmaca..Şirinella'ya TüBİTAK yayınlarının okul öncesi bilim dergisi ; "Meraklı Minik" Bu ay ki konu; Avustralya.. elbette kangurular ve avust.yerlileri..Ben de yerlilerin çaldığı o uzun müzik aletinin "diciridu"olduğunu ve dans ederken kanguruların hareketlerini taklit ettiklerini ve çölde yaşayan dikenli keler'in ne acaip görünen bi hayvan olduğunu bu dergiden öğrendim :) Bence dergi alışkanlığı kazandıracaksanız bu tür eğitici dergileri seçmekte yarar var zira o wings kızları efendime söyleyeyim barbie dergileri felan onlar pek yapay ve gereksiz..


Şirinella parmak boyasına bayılıyor..Neden bayılmasın ki baksana;




Boyadan pc'de nasibini aldı elbet...

Ayrıca bi süredir Leman'ın 1000.sayısını arıyordu gözlerim ama bi yerde rastlaşamamıştık..Buluştuk en nihayet..Çok şaane olmuş 1ooo.özel sayı..Herkeşler çizmiş-yazmış..2.baskısını yapmış dergi..Çağçağ,Can Barslan (bayılırım..yaşasın terelelli pictures) Cem Yılmaz ,Selçuk Erdem , B.B, Tuncay Akgün (ben bir bezgin bekir hayranıyım) ve elbette Ramize Erer (kötü kız..O kızın oturuşu bile bence bişi anlatıyor:)) Kimi ararsan var yani..


Çizenler dışında yazanlar da var; Nihat Genç uzunn bi yazı döşenmiş "Topaçlar Cumhuriyeti" diye..Bende okumadım bi okuyayım belki konuşuruz üstüne..Yalnız hakkaten uzunn bir yazı..

Tuncel Kurtiz'de yazanlar arasında..Tayfun Er, Atilla Atalay ve V.Özdemiroğlu'da...


Akşam olsa da okusam geriye doğru devrile devrile..

Sonra baya zemandır almadığım ve artık takipte etmediğim Tempo aldım bi tane..Aslında bir ek vermişler onun hatrına.."Okumanız gereken 50 kitap"Listeyi Prof.Dr.Hasan Bülent Kahraman hazırlamış ve ön yazısından kısacık bir bilgi; "....Daha farklı bir listeyi,tamamen kişisel bir tercih çerçevesinde hazırlamak mümkündü.Ama bu tür çalışmalar,her zaman "eğitsel" ve "toplumsal" bir hassasiyet taşır.Elinizdeki liste de böyle bir mantığı yansıtıyor. Niçin başka yapıtların değil de,bunların yer aldığı sorulabilir,ama niye bu yapıtların yer aldığı sorgulanamaz.Gene de, bu listede yer veremediğim,ama dünyalar kadar sevdiğim nice romanı hatırlayınca, ne yalan söyleyeyim,içim cız ediyor."

"...Bu liste sadece romanları içeriyor.O nedenle birkaç sözcükte roman hakkında edeyim.Roman,hayatın özüdür.Hayattan beslenir,ama hayatlar kurar.Bazı roman kahramanları yakınlarımızdan daha fazla yaşar bizde.Çoğu zaman,dünyaya onların gözü ile bakarız.Onların olaylar karşısındaki tavırları bizim de tavırlarımız olur..."


Böyle işte..Listede seçilen romanlardan bikaç örnek;


*Gılgamış Destanı (M.Ö 3000)

*Tehlikeli İlişkiler (Choderlos de Laclos-1782) Bu eser film olarak 1988 yılında çekilmiş ve başroller de Glenn Close ve John Malkovich var...

*Moby Dick (Herman Merville-1851)

*Anna Karenina (Tolstoy-1877)

*Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust-1913) Bu roman bir buçuk milyon kelime içermekte ve yazılan en uzun romanlarda biriymiş..

*Deniz Feneri (Virginia Woolf-1927)

*Yabancı (Albert Camus-1942)

*Lolita (Vladimir Nabokov-1955)

*Dağın Öte Yüzü (Yaşar Kemal-1960)

*Saatleri Ayarlama Enstitüsü (Ahmet Hamdi Tanpınar-1962)

*Denizi Yitiren Denizci (Yukio Mishiba-1963) Kitabın yazarının hayatı ve ölümü de sıra dışıymış..1970 yılında kendisinin kurduğu bir örgütün üyeleri ile birlikte bir askeri karargahı ele geçirmiş Mishiba.Bir darbe ile imparatorluğu geri getirmekmiş amacı..Karargahtaki askerleri etkilemek için bir konuşma yapmış ancak başarılı olamayınca harakiri yaparak intihar etmiş..

*Bereketli Topraklar Üzerinde (Orhan Kemal-1966)

*Yüzyıllık Yalnızlık (Marquez-1967)

*Kurt Kanunu (Kemal Tahir-1969)

*Tutunamayanlar (Oğuz Atay-1972)

*Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (M.Kundera-1984)

*Küçük Şeylerin Tanrısı (Arundhati Roy-1997)



Son olarak D&R da Gevende'nin yeni albümünü çalıyorlaardı..Pek sevindim pek mutlu oldum..Demek ki iyi şeyler de rağbet görüyor karanlık ülkemde..Aldım tabi albümü hemen..Dinniyorum şinci..



Haydin eyvallah...

3 Şubat 2011 Perşembe

şiir

korkup içinin çekildiğini hissedersen birgün
yapayalnızken,üşümüşken

düşün sevgili...
kutsal bir tesadüfün aydınlattığı
ilk aşkın tohumunun düştüğü ,
birbirimizden uzaklığın sızısının yaşandığı
O kış günlerini
düşün...

Karamsarlık dolandığında tenine,
güneşin hiç ısıtmayacağını,
hiçbir günün başka bir günden iyi olmayacağına
ikna olduğun zamanlarda

düşün sevgili...
uzun kış gecelerinde
tek kişililk sarı bir kanepeye
çift kişilik dokunmalar sığdırmalarımızı,

düşün sevgili..

ki sendedir tüm ömrün tan vakti hoşlukları

2 Şubat 2011 Çarşamba

1 Şubat 2011 Salı


Kenny rogers & lionel richie lady
Yükleyen rawestern. -


Bu sözlere hangi kadın karşı koyabilir?


Kar yağarken dışarda ne dinleyebileceğimi düşünüyorsunuz ki??


Bi ara mucizeler beklemiştim hayattan...hala bekliyorum..Vazgeçmedim..Vazgeçemem ki..

ama olmak istediğim yer resimdeki yer ve yapmak istediğim şey de bu;




Kenny abi ne güzel diyorsun be..Yüreğine kurban! :))



31 Ocak 2011 Pazartesi

19 Ocak geçti ve ben bişiler yazmadım bunun için...Aklımdakileri yazacağım.. ama sonra..

Az önce Redd'in Hrant için yaptığı şarkıyı dinledim..Seviyorum muhalif müzik yapan insanları..Redd güzel müzik yapan bir grup...Ve muhalifler..Daha çok olsalar keşke..


http://www.redd.com.tr






Bi de bu var;


Taze sıkılmış ruhum, bayatlamış bahanelerim
Çilekli dondurma ile televizyon seyrederim
Derken bir film başlar, içinde kendimi ararım
Kahramanları herkes sever, bense sıradan bir adamım
En heyecanlı yerinde filmin, telefon çalar, sevgilimdir
Merak ettiği tek şey özleyip özlemediğimdir

Yine de keyifli bir gün

Balkona atarım kendimi, dolunay değiştir beni
Öyle derine dalayım ki, kabarcıklar bile gözükmesin
Derken bir yıldız kayar, tutsam bile elim yanar
Ruhumu çeker medcezir, geri vermezse işime gelir
İnsan bazen kaybolmak ister, kendi kendine kalmayı özler
Hayaller kurmayı sever, gerçekler bazen az gelir
Bu dünya bazen dar gelir, bu hayat boş gelir

Yine de keyifli bir gün

28 Ocak 2011 Cuma


Mona Roza




monna rosa,
siyah güller,ak güller;
gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
kanadı kırık kuş merhamet ister;
ah,senin yüzünden kana batacak,monna rosa,
siyah güller,ak güller!

ulur aya karşı kirli çakallar,
bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.
monna rosa,bugün bende bir hal var,
yağmur iğri iğri düşer toprağa,
ulur aya karşı kirli çakallar.

açma pencereni,perdeleri çek:
monna rosa,seni görmemeliyim.
bir bakışın ölmem için yetecek;
anla monna rosa,ben öteliyim...

açma pencereni,perdeleri çek.
zaman çabuk çabuk geçiyor monna;
saat on ikidir,söndü lambalar.
uyu da turnalar gelsin rüyana,
bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;

zaman çabuk çabuk geçiyor monna.
zeytin ağacının karanlığıdır
elindeki elma ile başlayan...
bir yakut yüzükte aydınlanan sır,
sıcak ve minnacik yüzündeki kan,
zeytin ağacının karanlığıdır.

ellerin,ellerin ve parmaklarin
bir nar çiçegini eziyor gibi...
ellerinden belli olur bir kadın.
denizin dibinde geziyor gibi
ellerin.ellerin ve parmakların.

zambaklar en ıssız yerlerde açar,
ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
ışıksız ruhumu sallar da durur,
zambaklar en ıssız yerlerde açar.

akşamları gelir incir kuşları,
konarlar bahçemin incirlerine;
kiminin rengi ak,kiminin sarı.
ah,beni vursalar bir kuş yerine!
akşamları gelir incir kuşları...

ki ben,monna rosa,bulurum seni
incir kuşlarının bakışlarında.
hayatla doldurur bu boş yelkeni
o masum bakışlar...
su kenarındaki ben,monna rosa,
bulurum seni.

kırgın kırgın bakma yüzüme rosa:
henüz dinlemedin benden türküler.
benim aşkım uymaz öyle her saza,
en güzel şarkıyı bir kurşun söyler...
kırgın kırgın bakma yüzüme rosa.

artık inan bana muhacir kızı,
dinle ve kabul et itirafımı.
bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
alev alev sardı her tarafımı,
artık inan bana muhacir kızı.

yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
bir gün gözlerimin ta içine bak:
anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

altın bilezikler, o korkulu ten,
cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;
bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,
bir tüy ki, kapalı geceye, güne;
altın bilezikler o korkulu ten!

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza, siyah güller, ak güller.


Şiir:Sezai Karakoç
Okuyan:Sacit Onan


25 Ocak 2011 Salı

ı-ıh bu daa güsel..
bu en güzel..
bu hep güzel..


24 Ocak 2011 Pazartesi

bayat bir somun ekmeğin
kokusuyla boyuyorum sarıyı
bak bu köşede gözlerin
eksiltiyorum ruhumu her fırçada

çal, çalsana kapımı
ister uykulu, ister uykusuz

bak burada beyaz ellerin
biraz eksik sarıyorsa belimi
görmemiş der geçerim
şeffaf çizdim ben zaten kendimi

çal, çalsana kapımı
ister hüzünlü, ister hüzünsüz

sonra bir ev boyadım sana
kapısı mavi, zili deniz
içinde yaşasak ikimiz
geç bunları demeden şimdi

çal, çalsana kapımı
ister huzurlu, ister huzursuz





Birsen Tezer - Çal Kapımı

23 Ocak 2011 Pazar

"Sana dilsiz,dudaksız sözler söyleyeceğim/Bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim/Bu sözleri sana,herkesin içinde söyleyeceğim/ama senden başka kimse duymayacak/Kimse anlamayacak."


Hz.Pir

21 Ocak 2011 Cuma


Ömer Tuğrul İnançer'in M.Ali Köseoğlu ile yaptığı bir söyleşiden;


İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu Müdürü Ömer Tuğrul İnançer’le kıvama ermiş bir sohbetti gerçekleştirdiğimiz, her biri tane tane kurduğu sağlam kaleler gibi cümlelerle ‘tarifi yok’ dediği aşk hakkında öylesine aşkın sözler etti ki; en azından meselenin ‘Elif’ safhasını geçtiğimize inanıyorum. ‘Aşk aşk’ diye kıvranıp duranlardan ‘Aşk imiş her ne var âlemde” diyenlere kadar, yaşanılan şeyin aslını merak edenler için de bu sohbet oldukça verimli. Keyifle sorup dinlediklerimizi biraz da aşk ile size sunmamızın yegâne hikmeti; hep beraber adam olabilmemiz temennisindendir. Cüret ettik, aşığa Bağdat’ı sorduk. Bakın nasıl cevaplar aldık…

-“Aşığa Bağdat sorulmaz” demiş belli ki aşığın biri. Sahi neden sorulmaz? Aşk deyince sizde ne tür düşünceler uyanıyor?

-Muhabbet kainatın yaratılış sebebidir. Muhabbetin cünun şubesine aşk denir. Aşkta akıl yoktur, irade yoktur; çünkü bir duygudur. Ancak bu duygunun fiile, amele intikal etmesinde Allah’ın koyduğu hudutlar aşıldı mıydı, o artık aşk olmaktan çıkar; başıbozukluk olur, en hafif tabiriyle. Dolayısıyla gönül sadece padişahın fermanını değil aklın verdiği fermanı da dinlemez. Allah indinde insanlar düşündüklerinden değil yaptıklarından sual olunacaklar. Allah’u Zülcelâl bunu kitabında tek kelimeyle hülasalandırmış: “Yağmel”! “Vemen ya'mel miskale zerretin şerran yerah.” Öyleyse aşk bir duygudur, Allah bile sual sormaz! Ama davranışlar doğru olacak! Her ağza sakız olmuş beşeri aşk, zahiri aşk, hakiki aşk, ilahi aşk falan… Aşkın böyle ayrımı olmaz; aşk bir adamda ya vardır ya da yoktur. Nefsin ve bedenin arzularını aşk diye isimlendirmek aşk değildir. “Aşk ehli ölmez / Yerde çürümez / Yanmayan bilmez ateş-i aşka.” Nasıl suyun oluşumunu, onun ta bardağa konulup içilinceye kadarki safhalarını, birileri anlatsa; ama bir bardak su vermese, susuzluğun geçer mi?

-Geçmez.

-İşte aşk anlatılmaz, ‘olan’ bilir. Ayrıca o kadar sübjektif bir şeydir ki; objektif konuşulması hem mümkün değildir, her anlatan kendi sübjektivitesini anlatır. Onun için büyükler demişler ki: Aşkın Leyla'sını gördünse söyle. / Mecnun’dan duyup da rivayet eyleme.

-Peki tasavvuf?

-Tasavvuf aşkın meslek haline gelmiş şeklidir. Her meşrebe, her karaktere göre aşkın davranış biçimi olarak ayrı ayrı kanalize edilmesi için ayrı ayrı tasavvuf ekolleri kurulmuştur. Onun da adına tarikat derler. Dolayısıyla bu kadar bolluk bir ayrım sebebi değil, her meşrebe cevap verme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Ayrıca insan sevdiğinin adını çok anar. Tasavvuftaki zikrullahın da ana sebebi budur: Sevdiğinin adını anarsın.

-İnsanların ‘aşk, aşk’ diye kıvrandıkları şeyle, “Aşk imiş her ne var âlemde/ilm bir kıyl u kâl imiş ancak” diyen arasında ne tür benzerlikler ve ayrılıklar olabilir?

-Hiçbir benzerlik yoktur. Çünkü o ‘aşk aşk’ diye kıvrananlar, bedenlerinin arzularını aşk zannedenlerdir. Aşk bazı görüşlerde kemalin sebebidir. Ama İsmail Hakkı Bursevi’ye göre adam olmanın birinci basamağıdır.

-Yoldan çıkmakla alakası yok yani?

-Yoldan çıkana âşık demezler, asi derler. Sevilmeden hiçbir şey yapılmaz. Ve Faili Hakiki Allah’u Zülcelâl olduğuna göre, Halık-ı Yegâne Allah olduğuna göre bütün fiillerin ve varların failini ve yaratıcısını bilince onlar da sevilir. Kays arkadaşlarıyla oturuyormuş bir gölgelik yerde. Uzaktan cılız, uyuz, salyalı, gözleri çipil bir köpek gelmiş. Kays fırlamış koşmuş, köpeğin gözlerini öpmeye başlamış. Arkadaşları demişler ki: Kays sen gerçekten Mecnunsun! Niye öpüyorsun elalemin uyuz köpeğini? “Ah” demiş, “Bu köpek Leyla’nın mahallesinin köpeği. O gözler Leyla’yı görmüştür. Hz. Mevlana da Mesnevi-i Şerif’te Leyla’ya atıfta bulunur. Leyla’nın ve Mecnun’un hikâyesini duyan Halife, Leyla’yı huzuruna celbeder. Onu görünce de “Aaa, kara kuru bir kızmışsın. Sen misin Mecnun’un “Leyla Leyla” deyip durduğu? Kız gözünü açar, sesini yükseltir ve Halife’ye çıkışır: Sus! Sen Mecnun değilsin. Sende Mecnun’un gözü yok. İşte aşk böyle bir şeydir.

-Mevlana diyor ki: “İnsaf et, aşk güzel bir iştir! / Onun bozulması, güzelliğini kaybetmesi, (insanlardaki) tabiatın kötü niyetli oluşundandır. / Sen, kendi şehvetine ve arzularına aşk adını takmışsın; / Hâlbuki şehvetten kurtulup aşka ulaşabilmek için yol çok uzundur.” Yol neden uzun, neler var bu yolda?

-Allah’la senin aranda perde olan her şey masivadır. O perdenin yıkayıcısı, kolalayıcısı da nefistir. Nefs adama külahı ters giydirir. Oradaki uzunluktan kasıt, zor olmasının ifadesidir. Yollar uzun da olsa yayan gidersen başka, arabayla gidersen başka, jetle gidersen başka. Sen onlarla beraber olmaya çalışırsan umulur ki bir gün seni jete bindirirler, yolun uzaklığı kısalır. Ben 40 sene evvel Konya’ya gelmek için önce Ankara’ya geliyordum; 1970’li yılların başlarında İstanbul-Konya otobüsü yoktu. Evvela Ankara’ya gelinir, bir gece yatılır, ertesi gün Konya’ya gelinirdi. Bu sene uçakla 55 dakikada geldik. Mesafe aynı mesafe… Dolayısıyla yolun uzunluğundan kasıt zorluktur. Mesafe meselesi değildir. Sana şah damarından daha yakın olan Allah’a giden mesafe uzun değildir. Ama yol uzunluğu eskiden göz korkutan bir şey olduğu için; Hz Pir’in pederiyle beraber Belh’ten Konya’ya gelişi 12 senedir. Bir de dar yerde eşkıya var, yol kesiyor. İşte senin de yolunu kesen nefs eşkıyandır. İşte onun için ‘yol uzun’ ifadesini kullanırlar o zamanlar, aslında zorlu demektir.

-Cesaret mi istiyor bu yola girmek? Günlük yaşantımızda bizlerin ‘çok zor’ diye algıladığımız şeyler bir bakıyoruz maneviyat dünyasında zevk veren şeyler haline geliyor.

-Onu da Hz. Pir anlatıyor: Kur’an-ı Kerim’deki Ashab-ı Uhdut hadisesi ile… Eski zamanda da tek tanrılı inanca sahip yani Müslüman olan insanlar var. Toplumsal olarak bazı yanlışlarımız vardır; Müslümanlığın Hz. Muhammet’le başladığını zannederiz. Hâlbuki Müslümanlık Hz. Âdem’le başlamıştır. Dolayısıyla Resûlullah Efendimiz Hazretlerinden önce de Müslümanlar var. İşte o dönemlerde çok tanrılı bir dine inanan zalim bir hükümdar var ve Müslümanları hendek kazdırıp yaktırdığı ateşe attırıyor. Nemrut gibi. Bu sırada o ateşin etrafında bir anne “evlat, evlat” diye bas bas bağırıyor. Annesinin feryadını duyan oğlu içerden sesleniyor: Burası senin gördüğün gibi bir yer değil anne! Keşke sen de burada olsaydın. Bunun için, Huzuru İlahi’yi yakalamak için nar-ı İbrahim’e talip olmak lazımdır.

-Aşkın bir kıvamı var mı? Mesela aşkta kaybolmak mı doğru olan, yoksa aşkla boyanıp var olmak mı?

-Allah bize ‘ol’ emrini yok olalım diye vermedi. Olduk ve olmaya devam ediyoruz. Ebeden de olacağız. Onun için yokluk diye bir şey yoktur. -Yani aşk aslında insanı var eder. -Şuur meselesidir. Şuura yükselmenin yoludur aşk. Sana şah damarından daha yakın olan Allah’ın o yakınlığının şuuruna yükselmeye Allah’a ulaşmak denir. Bu yolculuğun en hızlı vasıtası aşktır. “Bin yıl çalışsa âbid, ma'buduna erişmez / Vuslat-saray-ı Hakk'a aşkın yegâne rehber” diyor Hüseyin Siret Bey, Resûlullah Efendimize hitaben. Onun aşkı mabuda eriştirmeye en kestirme yoldur. Mutlaka ve mutlaka Resûlullah Efendimizle arayı iyi etmek lazımdır. Cenab-ı Mevlana buyurur ki: Mustafa’nın hükümleri önünde aklını kurban et. Ancak böylelikle Allah’a yaklaşabilirsin. Resûlullah olmadan olmaz.

-Peki, Mevlana’nın aşkı hangi boyuttadır? O aşkı tarif edebilmiş midir?

-Etmiş. Sormuşlar, “Aşk nedir?” diye. “Ben ol da bil” demiş. Bu da bir tariftir anlayana… Binlerce beyit yazıyor, kitaplar yazıyor fakat aşkın tarifine gelince “ben olda bil” diyor. Eksikliğinden değil, aşkın zatının tarif edilemeyişinden, mümkün olmayışından dolayı öyle söylüyor. Gölge güneşe delildir, denir. Güneş olmasa gölge de olmaz. İşte gölgeyi söylüyorlar ki, güneşi anlayalım diye.

-‘Aşkla’ bunca hemhal olmanıza rağmen ‘Elif Şafak’ın ‘Aşk’ı sizi kızdırdı? Neden?

-Hz. Mevlana hakkında söz söyleyecek bir Elif Şafak mı kaldı yani? Bu kadar ucuz mu? Çok mu önemli ki; benim o kitaptaki yanlışları dile getirmem sizin sualinizi celbediyor? Elif Şafak çok mu önemli bir isim? Söyleyeyim: Amerika’da evli -dolayısıyla nikâh altında- olan bir insanın bir başka insanla bedeni münasebetini Hz. Mevlana ile Hz. Şems’in arasındaki ruhani ilişki ile paralelleştirmek en hafif tabirle edepsizliktir. Daha ötesini söyleyeyim mi? Ayrıca maddi bilgilerden de mahrum; 1248’de patlıcan soyuyor Bağdat Tekkesi’nde bir derviş. 1248 senesinde patlıcan var mıydı? Maddi bilgileri tamamlanmayan insanlar manevi bilgilere erişemezler. Hz. Mevlana çok önemli bir fakihtir. Fıkıh, din ilmi olmasına rağmen maddi bir ilimdir. O asırda yaşamış önemli Hanefi fakihlerinden biri olarak tabakat kitaplarında ismi ve tercüme-i hali vardır. Mesela Cevâhiru'l-mudıyye fî tabakâti'l-Hanefiyye. Abdulkadir Kureyşi, kitabının 3. cildinde Hz Pir’den ve 1. cildinde Sultan Veled’den ‘Hanefi Fakihi’ olarak bahseder. Patlıcanın bile ne zaman geldiğini bilmeyenler manevi yazı yazamazlar. Ayrıca, orada edeple alakası olmayan bir cümle var. Hâlbuki tarikat aşkla edebin yoğrulduğu bir yoldur. Diyor ki: Ben ihtiyarladığım zaman şeyhim gibi miskin bir ihtiyar olmayacağım. Siz çırak olarak ustanıza, talebe olarak hocanıza, derviş olarak şeyhinize ‘miskin ihtiyar’ diyebilir misiniz? Şeyhine ‘miskin ihtiyar’ diyen adamdan derviş olur mu?

-Olmaz.

-Onun için o kitap da olmaz.

-Özellikle son yıllarda Mevlana’ya olan düşkünlüğü nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Hz Mevlana’ya olan merakın iki şubesi var. Birisi ciddi meraklılar; hepsinin ellerinden öperim. Bir de moda meraklıları var: İnanç zafiyeti içinde, ibadetsizlik sıkıntıları içinde kendilerine yol arayan, ama Hz. Mevlana’nın icra ettiği farzları değil de nafilesine talip olanlar… Bakıversinler Ahmet Eflaki’nin Menakibü'l-Arifin’ine; aynen Resûlullah Efendimizin ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı gibi: Selahaddin Zerkubi Konevi “Bir gece vakti Konya’da Hüdavendigâr’la sohbet ediyorduk. Sohbet sırasında ateşlendi, coştu. “Ben bir dışarı çıkayım” dedi, medresenin dışına çıktı. -Eski Konya kışlarını düşünün; şimdi o kışlar kalmadı.- Dışarısı kar, buz. Gitti gelmez, uçtu konmaz, bekledim bekledim gelmedi. Kapıyı araladım, baktım namaz kılıyor. Tekrar içeri girdim. Bekledim, yine gelmiyor. Gittim baktım hâlâ secdede. Eyvah, bir hâl oldu diye korktum. Yanına yaklaştım, hâlâ secdede, nefes alıyor. Ağlamış, gözünden akan yaşlar buz tutmuş, tahtayla yanağı arasında buzdan bir sütun var. Kendinde değil; kaldırıp kucaklarsam olur ki buz yanağını acıtır diye hohlaya hohlaya yanağındaki buzu erittim, kucağıma aldım, içeri götürdüm” diyor. Hz. Pir öyle namaz kılıyordu. Hangisi Hz. Pir’in namazına talip? Asgari mükellefiyetler yerine getirilmeden tarikat olmaz. Zaten yasak! Bir modadır gidiyor. Eğer 1950’li yıllarda Ayin-i Mevleviyye serbest bırakılıp devlet ricali dâhil seyretmeselerdi Hz. Mevlana da Anadolu’nun her köşesindeki büyükler gibi unutulurdu. 1952’ye kadar unutulmuştu. Ancak 1925’ten kalan çok küçük bir çekirdek grup yaşıyor ve yaşatıyordu. Şimdi yayıldı ama yine o çekirdek grup kadar doğrusunu bilen var. Gerisi kuru kalabalık.

-“Ne olursan ol yine gel” sözüne ne diyorsunuz?

-Yiyelim, içelim, gezelim… “Gel gel”… Hz. Mevlana garajcı(!), otomobil değnekçisi(!); “gel gel”… Rahmetli Şefik Hoca; -bu işin ciddi âlimlerindendi, ben âlim falan değilim. Hz. Pir’i çok severim o kadar, başka bir marifetim yok.- Şefik Hoca “Gel” sözünün Hz. Mevlana’ya ait olmadığını yazdı, çizdi, konferans verdi. Ayrıca tercümesi de yanlış yapılıyor; ‘baza’ gel demek değildir; dön gel demektir! “Biya” gel demektir. Tercümeyi bile yanlış yapıp o tercümeden İngilizceye çevirip “Come again come again” demek yanlış! Bu söz Kazvini isimli zata aittir, Mevlana’ya ait değildir. Doğru manada kullanıldığında Mevlana hazretlerinin fikirlerine elbette ters değildir.

-İnsanların talebi bir yana pek çok yayınevinin bunca eser yayınlamasına nasıl bakıyorsunuz?

-Bu bugünlerde olmuş bir şey değildir. Mesnevi-i Şerif, II. Murat Han zamanında Türkçeye çevrilmeye başlanmıştır. Asırlar boyunca gerek seçmeler gerek hikâyeler, şerhler veya bazı kıssalarının şerhleri yapılmıştır ve bunları çok önemli adamlar yapmıştır. Sarı Abdullah Efendi gibi, İsmail Hakkı Bursevi gibi, İsmail Nasuhi Ankaravi gibi… Dolayısıyla zamanımıza mahsus bir ilgi değildir bu. Ancak 1928’de sadece Latince okumaya mahkûm edildiğimiz için ondan evvelki kitapları okuyamıyoruz. Ve zannediyoruz ki sadece yenilerde bu yapıldı. Hâlbuki Hariciye Nazırlığı, Ege Adaları Valiliği, İstanbul Borsa Komiserliği, Ankara Valiliği gibi yüksek yerlerde bulunmuş Abidin Paşa Hazretleri bile Mesnevi şerh etmiştir. Onun için yeni bir moda olarak görmemek lazım.

-Bakıyoruz, isminin önünde ‘araştırmacı-yazar’ yazan birisi seçmeler adı altında eser yayınlıyor.

-Kitap okumak ayrı bir ilimdir. Kitap okumakla ilim elde edilmez. İlim, yapmakla elde edilir. Ancak ne yapacağımızı kitaplardan öğrenme ihtimalimiz vardır. Bir konudaki yazarın fikrini anlatır kitap; konuyu anlatamaz. O konu hakkında yazılmış bütün kitaplar okunacak, sonra kendin bir fikir elde edeceksin, o zaman o hususta bir şey söylemiş olabilirsin. Yoksa “filanca kitapta böyle yazıyor” diye nakletmek hoparlörlük ve papağanlıktan ibarettir. Ona da ilim demezler zaten, nakil derler. İlim bilgiyi toplayıp, hazmedip zamanın ve kişinin ihtiyacına göre aktarmaya denir.

-Aşktan bahsedince; Leyla’dan geçip Mevla’ya erişmek tabiri yaygındır. Mevla’ya giden yolda Leyla bir basamak mıdır? Leyla’sız olmaz mı? Ya da Mevla’ya ermek için Leyla’yı feda etmek mi gerekiyor?

-Mevla’ya ulaşınca hiçbir şeyi feda etmiş olmazsın; Leyla da senin olur Mevla da… Mahlûk sevilmeden Haluk sevilmez. Sacit sevilmeden mescut sevilmez. Abid sevilmeden Mabud sevilmez. Zaten daha ileriye geçtiğin zaman, daha yükseğe çıktığın zaman, sacit-mescut, abid-mabud, Haluk-mahlûk ayrımı da kalkar. Mabut, mabutluğunu abidine verir; mescut, mescutluğunu sacidine verir, Haluk halukiyetini mahlûka verir demek değildir. Allah Allah’tır, kul kuldur. Ama ayniyet diye bir şey vardır. Miracın sırrını biraz çözmeye çalışırsak; mesela Galata Mevlevihanesi Şeyhi Kutbünnâyî Osman Dede’nin niye miraciye bestelediğini tefekkür edersek aşkın nasıl bir iletici Burak olduğunu, ama akl-ı selimi temsil eden Cebrail’in bile Sidre-i Münteha’yı geçmediğini öğreniriz. Hiçbir şeyi feda etmek yok, nefsin dizginini ele almaktan ibarettir. Seni Allah’tan alan her şey nefsindendir. Nefsi bırak gönle tabi ol. Aşk, iki beden arasındaki değil, iki gönül arasındaki ilişkidir, gönülde cinsiyet yoktur. Cinsiyet sadece dünyada lazımdır, ahirette bile yoktur. Kabre konulduğumuz zaman Münker-Nekir “dişi misin, erkek misin” diye soracak mı? “Türk müsün, Kürt müsün, Çerkez misin, Laz mısın, Finli misin, Çinli misin, Fransız mısın, Arap mısın” var mı?

-Sormayacak.

-Eee, ne konuşuyoruz o zaman? Aşkla cinsiyetin ne alakası var? -Mevlana ile Şems arasındaki muhabbete de böyle mi bakmak lazım? Hz. Mevlana’nın bir kere sadece Hz. Şems’e muhabbeti yoktur. O yanlış biliniyor. Bu acem uydurmasıdır. Hz. Mevlana’nın sadece Hz. Şems’le büyük muhabbeti olduğunu ileri sürmek ötekilerin hepsine vefasızlıktır. Mesnevi-i Şerif’te olsun Divan-ı Kebir’de olsun vefayı üzerine yemin edilecek kıymetli bir nesne addeder; “Vefaya yemin olsun ki” der, birçok beyitte. Hz. Şems’ten ibaretse Çelebi Hüsamettin, Selahaddin Zerkubi Konevi, Seyyid Burhaneddin Muhakıkı Tırmizi, Sultan Ulema neci? Yaş itibariyle abi-kardeş gibi oldukları Sultan Veled neci? O kadar seviyor ki yavrusunu…

Bir gün “Çok sarı benizlisiniz, nedir bu, hasta gibisiniz” diye sorunca, “Napalım, Allah’ı sevenler öyle olur” diyor. Hz. Sultan Veled suratını asıyor. Asık suratla dolaşırken gören Mevlana, “Oğlum ne oldu, kaç gündür suratın asık geziyorsun” diye soruyor. Sultan Veled, “Babacım böyle böyle söylediniz. Ben ise kırmızı yanaklıyım” deyince Mevlana, “Allah’ı sevenler sarı benizli olur. Allah’ın sevdikleri ise kırmızı yanaklı” diyor.

-Aşk’ta karşılık beklemek meselesine ne diyorsunuz?

-Ona aşkıyla alışveriş derler. Beşeri tabir edilen bir muhabbette bile “Ben onu seviyorum ama o da beni sevsin” diye seviyorsan ona aşk demezler. Sen onun tarafından sevilmeyi seviyorsun. O bana ne versin diye değil ben ona ne verebilirim diye düşündüğün zaman aşk olur. Şarkıların dilleri vardır, anlayan anlar; Bir kere görüp güldüğünü, şad olayım ben… İşte Allah ve Resûlullah aşkı da böyledir. Onların hatırını incitmemek için davranmaya Allah aşkı denir. Sen namaz kılmazsan Allah üzülür; -Benim emrimi dinlememek suretiyle nefsine zulmediyor, diye. Resûlullah üzülür. Yasak savmak ve borç ödemek için namaz kılınmaz, bu adamı bir yere yükseltmez. Emirler diye tabir edilen haller böyle telakki edilmelidir. “Yârim istedi diye yapacağım.” Dini, bir mükellefiyetler mecmuası halinde görenler bunu anlamazlar. Din muhabbettir, mükellefiyet değildir. Ama mükellefiyetler yerine getirilmeden muhabbet olmaz. Bizim “aşkımız var, niyazımız var. Sofuların namazı var” diyenler var ya; onlar dalzâdedir.

-Bir kutsi hadiste Allah şöyle buyuruyor : “Kul Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım, Bana bir arşın yaklaşırsa, ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak gelirim.”

-Onun arşınla yaklaşması için yaklaşmayacağız. O, O’na ait. Biz, bize ait olanla ilgileneceğiz. O seni cehennemine koyacak olsa! Öyle murad etse, kulluk etmeyecek misin, eyvallah demeyecek misin? Mecbur mu emrettiği şeyleri yerine getirdiğin için sana mükâfat vermeye? Allah hiçbir şeye mahkûm ve mecbur değildir

-Peki ya ümit?

-Ümit her yerdedir. Ümit beklenti değildir; ben seni tam seviyim ümidi ümittir. Cennete girme ümidin mi var; ona alışveriş derler. İbrahim gibi nâra atılmaya talip olup, tereddüt etmeyeceksin. İsmail “Kes baba, Allah’ın emrini yerine getir” derken, tereddüt etti mi? Bunlarda karşılık var mı? Peygamberler en büyük âşıklardır da ondan. Vahyin muhatabıdırlar. Büyük bir teslimiyet gerekiyor. Biz de kendi kabımız kadar ‘teslim’ olacağız. Yapmamız gereken amelleri mükellef olduğumuzdan yapıyoruz, yani borç ödüyoruz. O zaman havf ve recada kalırsın. Daha ileri gidersen o zaman havf ve reca kalmaz. “Hoştur bana senden gelen. Ya gonca gül yahut diken. / Ya hıl'at-u, yahut kefen. / Lütfun da hoş, kahrın da” demeye başlarsın. Allah bizim kötü vasıflarımızı kahretsin. O’nun ‘Kahhar’ sıfatını neden böyle düşünmüyoruz: O bizim kötülüklerimizi kahretmezse onlarla nasıl başa çıkarız? Ona ulaşmayı ümit etmemek mümkün mü? Şunu da söyleyelim: “O söylüyorsa doğrudur”, iman buna derler. Ölçtün, tarttın, biçtin ona iman demezler, tecrübî bilgi derler. Mü’min, gabya iman eden adamdır. Gayb, bilinmeyen demek değildir. Beş duyu ile algılanmayıp laboratuara girmeyen şeye gayb denir.

SÖYLEŞİ: M. Ali Köseoğlu
*Bu röportaj Memleket Dergi’nin Aralık sayısında yayımlanmıştır.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Teyzemm,

Doğum günün bugün....


Nice mutlu yıllara teyzem..Sağlıklı,huzurlu..

En çok sen değerlisin bu dünyada kendin için biliyorsun di mi? Hepimiz yalnız başımızayız..Aile de olsak , eş de olsak , çocuk da olsak...Bir başımızayız ve etrafımıza gösterdiğimiz sevgiyi kendimize yeterince gösterebiliyor muyuz? Misal kendini öptün mü sen hiç..Böyle kollarını felan mıncırdın mı kendi kendinin? (evet ben yapıyorum bazen..Garip mi?? ya evet ama napiyim sevesim geliyor kendimi :) Sen de sev teyzem kendini..Öp kokla...En değerli sensin yine sen için..Unutma olur mu? Ben seni hep düşünüyorum..Unutmuyorum hiç...Görüşemiyoruz ve sen bana sitemleniyorsun belki..Di mi? Ama seni çok sevdiğimden de çok eminsin köftehoorrr :))

Teyzemm...

İyi ki doğdun kuzum...

Benim teyzem olduğun için çok mutluyum...

Seni çok sevdiğimi hiç unutma emi?

İyki doğduuunnnn fatoşşşşş,iyki doğdun fatoşşşşş...

muck!!

18 Ocak 2011 Salı






bugün bu..

en iyi albümü gibi Sezen Aksu'88..

şarkıdaki yaylılar büyülüyor gibi insanı..Sözler alıyor götürüyor..

nasıl sözler bunlar??

bir çocuk gördüm uzaklarda
gözleri kederli hatta korkulu
her şeye rağmen bir an gülümsedi çocuk
sıcak sade ama biraz kuşkulu

bir çocuk sevdim uzaklarda
sanıyordum ki onun özlemi de buydu
o ise bir bakışta beni örtülerimden
yalnızca yalnızca duygularıyla soydu

ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
şimdi çocuk büyümekte günbegün
bütün hüzünleri okşadı birer birer
gizli bir ümide sarılarak biraz küskün

bir çocuk gördüm uzaklarda
biraz çocuk biraz adam biraz hiçti
ellerinde yaşlı zaman demetleri
daha önce denenmemiş yeni bir yol seçti

bir çocuk sevdim uzaklarda
bir elinde yarın öbür elinde dün
erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün
dünyanın haline bakıp güldü geçti.


Acıtır gibi bilerek canını..Ümitlendirir gibi hiç bişey yapmadan aslında..Gizli gizli diyor ya.."Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün"

Bir gün büyüyeceğini biliyorsun o çocuğun...acıtan bu zaten..Ama diyor ki sonra ; "bir elinde yarın diğer elinde dün"..Gizli umut da burda işte..

Sadece duyguları ile nasıl soyar seni? Biliyorsun artık..







Bir çocuk düşlüyorsun..Biraz adam..Biraz hiç! Dudağımın kenarına acı bir tebessüm yerleşiyor..Okuyorum,okuyorum tekrar okuyorum...Bıkmadan düşlüyorum..

Ne demiş Osho? "Zıtlıklardan mutlu olmalı insan" Hayatımdaki zıtlıklar beni yoruyor sadece..Henüz Osho olamadım..Ama geçecek biliyorum..Osho'yu tanıyor ve zıtlıklardan mutlu da olunabileceğini biliyorum en azından..Adımı taşımanın bir bedeli olmalı değil mi?

Gizli ümidimi hep saklıyorum içimde..Ufacık bir filiz o..Kurutmaya kıyamıyorum..


HASRET


17 Ocak 2011 Pazartesi

room 23


resimler çok ilgimi çekti..

Diana Jenkins'in "Room 23" isimli kitabından bu resimler..Deborah Anderson'ın objektifinden..
büyülü bence..
100 tane güzel insanın fotografı var bu sitede bakın..

kimler kimler?

George Clooney, Lindsay Lohan, Elton John, Heidi Klum, Moby, Hayden Panettiere, Sharon Stone başka başka kimler..siz en çok hangisini sevdiniz kuzum??
bu arada galeriye girdiniz resimler büyümüyor..sayfayı bi yenileyin..o zaman oluyor..
bi de fotograflar üst seviye..aman dikkat!!

galeriye bir kiii

16 Ocak 2011 Pazar

HATIRLA AMA!


Kitabı okurken çıktı karşıma...bana bişey anlatmaya çalışır gibi..alıştırır gibi..

Olağanüstülüğü karşısında bi kez daha hayranlıkla bakakaldım satırlara..


bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,
ayrılık atına eyer vurdun inadına.
ama bizi unutma, hatırla ama.

sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar
yeryüzünde de var, gökyüzünde de var.
eski dostla ettiğin yemini, hatırla ama.

sen her gece ay değirmisini
başına yastık edince yollarda,
dizime yattığın geceleri, hatırla ama.

sen ey, hüsrev'i kendine kul,
şîrin gibi bir nice güzeli esir eden,
aşkının ateşiyle tıpkı ferhat gibi benim
ayrılık dağını delmede olduğumu, hatırla ama.

bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında
bir aşk ovasını görmüştün hani;
safran dallarıyla, ağustos gülleriyle sarmaşdolaş.
bunu unutma, hatırla ama.

ey tebrizli şems
dinim aşktır benim, senin yüzünü gördüm göreli,
benim dinim senin yüzünle övünür, ey sevgili.
bunu unutma, hatırla ama.

Hazret..

12 Ocak 2011 Çarşamba


Sen bana diyorsun ki şimdi; "yaşayarak öğrenmek isteyen sensin"..biliyorum öyle düşünüyorsun..

Sen öyle istiyorsun ben sözün üzerine söz mü söyleyebilirim? Sana inanıyorum...Sen ne diyorsan o..

Saklanmaya çalışmıyorum biliyorsun ama daha çok sakınıyorum doğru..Yapabildiğim kadar..Yapabildiğim yere kadar..Her zaman başaramıyorum..Yeniliyorum kendime..Ya da içimde yarattığın o saf, iyi niyetli hatta birazcık salak (aramızda) kız ele geçiriyor kontrolü..Nasıl yapıyor bilmiyorum ben ondan daha zeki ve cinim halbuki..Nasıl yapıyor bilmiyorum..elimden kaçıveriyor...

Arada bi de o "deli" çıkıveriyor...Hadi saf'a anladım da ne diye deli'yi karıştırdın?? O da ayrı terane.."Deliyim ben yaparım bana bişi diyemezsin" deyip duruyor...Başka laf yok deliyim ben yaparım...Ne diyim? Deliyle deli'mi olayım??

Ağırbaşlı-sorumlu var bi de..Ona güveniyorum bak ama o da her zaman ortalarda görünmüyor...Şirinella varsa var o yoksa kaybolup gidiyor nerde? Bulabilene aşkolsun..

Kitapları, düşünmeyi ve derinleri sevene sözüm yok tamam..O da olmasa..Onun için teşekkür edememiştim sana..Şimdi yeri gelmişken...Yalnız biraz daha hızlı okumam için bişiler yapabilir misin? Şimdi hızlı okuma kurslarına gidecek zamanım yok..Yap bişiler işte ya..

İyiyiz iyiyiz..meraklanma..Sadece uykular kaçtı..
Artık uyumayı sevmiyorum..geceler güzel...Herkesi kandırmış da sessizliğin tadını çıkarıyorum gibi..Siz uyuyun ben yaşıyorum gibi..

Yani şimdi sen diyorsun ki yaşa ve gör...Ne diyebilirim ki senin sözünün üzerine..!





11 Ocak 2011 Salı

Sezenler Olmuş

seni yerlerde göklerde bulamazlarken

bende gizli olduğunu sezenler olmuş

dumlu dumluymuşsun yüreğimde

kımıl kımılmışsın bileklerimde

domur domur ter

ışıl ışıl fer

ellerimde gözbebeğimde

aramızda dağlar yollar yıllar var iken

beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş

sargın yaprakmışım dallarına

yangın toprakmışım yağmurlarına

türkü olmuşsun…

umudummuşsun

sevdama yarınlarıma…

7 Ocak 2011 Cuma

Hım bir de...

Şiir Ataol Behramoğlu..


;;