8 Ekim 2012 Pazartesi


Şu anda okuduğum kitabın adı bi değişik; Kaplan Anne'nin Zafer Marşı..

Amy Chua isimli çinli bir anne tarafından yazılmış kitap.


Arka Kapak yazısı;

"Çok satanlar listelerinde 1 numara"
ABD, New York Times, İngiltere, Sunday Times, Almanya, Der Spiegel

ABD, Almanya, Brezilya, Çin, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsrail, İsviçre, İtalya, Japonya, Norveç ve Rusya dâhil, 25 ülkenin ardından, şimdi de Türkiye'de


Çinli anne Batılı anneye karşı mı?

Dünya güçleriyle yarışmaya başlayan Çin'in bu başarısının ardında Doğu disiplini görülüyor; Kaplan Anne'nin Zafer Marşı, bu disiplinin çekirdek ailedeki pratiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Amy'nin kızlarının şunları yapmaları yasak: yatıya kalmak, çocukların bir araya getirildiği oyun gruplarına gitmek, okul tiyatrosunda rol almak, televizyon izlemek ya da bilgisayar oyunları oynamak, kendi ders dışı etkinliklerini seçmek, A'dan daha düşük bir not getirmek, keman ya da piyanodan başka bir enstrüman çalmak, keman ya da piyano çalmamak.


"Chua'nın hatıratı, Kaplan Anne'nin Zafer Marşı, okunması kolay, zekice yazılmış, eğlenceli, dürüst ve biraz da hüzünlü."
Chicago Sun-Times

"Chua, tipik Asyalı çocukların sıra dışı başarılarının ardındaki sırrı açıklıyor: Çinli anne. Bu çocukları yetiştirmede başarılı olan en geleneksel yöntemi de ön plana çıkarıyor: katı, eski ve tavizsiz değerler. (!) Chua, yöntemlerinin korkutucu olduğunu inkâr etmiyor; fakat elde ettiği sonuçların tartışılmaz olduğunun da farkında!"
Publishers Weekly


Evet benim Şirin'i yetiştirme tarzıma çok uzak olan şeyleri Amy kızlarının üzerinde birebir uygulamış..Beni tanıyanlar bilir yumuşak bir anneyim ben ama Şirin'i tanıyanlar da bilir şirin de sert bir çocuk değildir..Uyku zamanını,okula gitme zamanını,evden çıkma ya da giyinme zamanına uyan sözümü dinleyen bir kız çocuğu..Elbette itiraz ettiği zamanlar oluyor..Mesela akşamları uyurken uykusundan uyanıp (o derin uykudan nasıl uyanıyor hala anlayamıyorum) bi kaç kez seslenip beni yanına çağırır..Bu hayatımızı etkileyen bir durum zira benim uyku kalitem de onun uyku kalitesi de zarar görüyor..Bi de tabi yemek mevzu var ki o zaten şirin ilk doğduğu andan itibaren hayatımızda..Hoş artık daha çok çeşit yemek yiyor (ıspanak felan da dahil buna) ama yemek yeme süresi oldukça uzun ve meşakkatli..evde öyle en azından..doğuştan peynirden nefret edenler kategorisinde..Peynir yemiyor..Böyle çok insan varmış sonradan öğrendim peynirin kokusuna dayanamazlarmış bırak tatmayı..Kızım o gruptan işte..Bu konuda henüz hiçbir şey yapamadım..Neyse işte yani sonuç itibariyle çok katı kuralları olmayan ama koyduğu  kuralları da maksimum düzeyde koruyan bir anne tarafından büyütülüyor şirine..

Bu kitap neden ilgimi çekti sorusuna da yanıtım üstte anlattıklarımdan çıkarılabilir sanırım..Çinli ebeveynlerin kuralcılık ve çocuk yetiştirmede ki katılıkları herkesçe bilinir  öyle değil mi? Fakat bu kitapta öyle şeyler okuyorum ki çocuklara acımamak elde değil..Çinli anne Amy elbette çocuklara zarar vermiyor ve kızlarını çok seviyor ancak prensipler türk annelerinin öcü görmüşçesine korkacağı tipten..

 Amy'nin ilk kızı Sophia yumuşak huylu..On sekiz aylıkken alfabeyi öğrenmiş matematikte de üstün başarılar göstermiş bi kız..Öyle ki kreşte çocuklar henüz 1'den 10'a kadar saymayı öğrenirken Amy Sophia'ya alışılmış Çin yöntemleri ile toplamayı,çıkarmayı,çarpmayı,bölmeyi,kesirleri ve ondalıkları öğretmiş bile.

İkinci kız Louisa'yı ise amy şöyle tanımlıyor: "O melek suratlı bir asi!"Hatta diyor ki; "onu düşündüğüm zaman gözümün önüne vahşi bir atı eğitmeye çalışmak geliyor.."


Ve elbette anne kızın arasındaki bu çekişmeler ve zorlukları bi kaç satır sonra Amy kendisi açıklıyor ; Kaderin cilvesi şu ki,Lulu ve ben birbirimize çok benziyoruz: Benim çabuk parlayan,çatal dilli ve hemencecik affeden kişiliğimi almış.." Tanıdık değil mi? :) 

Amy ne yaptığını bilen entellektüel bir kişilik aslında..O bir hukuk profesörü..Kendinisin yetiştirilirken aldığı ve o sebeple hukuk profu olduğu geleneksel çin eğitimini kendi kızları üzerinde uygulamış ancak şöyle bir ayrıntı var olayda..Onun çocukluğu zamanındaki gibi değil ne çocuklar ne de hayat..Gelişen teknoloji,  kolay bilgi edinme ve vericilerin zenginliği sayesinde çocuklar artık bir kuşak öncesindeki nesilden bile fazla farkındalar herşeyin..Kendilerini çok kolay ifade ediyorlar ve özgüvenleri çok çok yüksek ebeveynlerine göre..Amy işte bu nesiller arası gelişmeyi reddederek anne babasının onu yetiştirirken verdikleri gelenekler eğitimi çocuklarına vermek istiyor..Ve yapıyor da..Ancak ciddi çatışmalar yaşıyorlar özellikle lulu ile.Lulu 13 yaşındayken bir lokantada bardakları yerlere atıp annesine,"Hayattan ve senden nefret ediyorum"diye bağırmış..

Amy'ye  göre çocukların annelerini sevmelerinden çok başarılı olmaları önemli..Önlerinde ki hayatın zorluklarını düşünürsek aslında çok da yanlış bir düşünce değil ve bir çeşit fedakarlık gibi ama elbette bizler ve çinliler çok farklı kültürlere sahip toplumlarız..E baktığımızda da şu anda Çinlilerin  dünya üzerindeki güçleri tartışılmaz e bi de bize bakın..Koyun gibi nereye sürülürse oraya giden hiç bir zamda sesini yükseltmeyen üç kuruş kazanabilmek için kıçından ter akıtan bir milletiz..Fark ortada gibi!!

Kitap yayınlandığında elbette çocuk yetiştirme tarzı üzerinde epey tartışmalar yaşanmış..Time dergisine kapak olmuş kitap ve ABD,İngiltere ve Almanya'da bir numaraya yükselmiş çok satanlar listesinde..Ve karşıt eleştiriler Amy'nin bir anneden çok bir canavar olduğu yönünde hatta ölüm tehtitleri bile almış Amy..

O tüm bunlara şöyle yanıt veriyormuş;

"Bu, bir anne, iki kızı ve iki köpeği ile ilgili bir hikaye. Aynı zamanda Mozart ve Mendelssohn, piyano, keman ve Carnegie Hall'a çıkmayı nasıl başardığımızla ilgili... Bu, sözde, Çinli anne babaların Batılılardan nasıl daha iyi olduğuyla ilgili bir hikaye olacaktı. Ama onun yerine, kültürlerin acı çatışması, kısa süren bir zafer sevinci ve 13 yaşında birinin benim burnumu sürtmesiyle ilgili oldu."

Ben okurken disiplin yöntemlerini -Hiç bir zaman Amy'nin yöntemleri kadar katı olmayacaksa da-sorgulamaya başladım açıkçası..Bakalım ilerleyen sayfalar bize :) neler sunacak..

İçimden sizi öpmek geldi..

Kocaman öpücük!!


6 Ekim 2012 Cumartesi

Kapa gözlerini ve dinle....


 

4 Ekim 2012 Perşembe





Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük amenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Dumanı da caba
Dumanı da caba
Dumanı da caba
Bütün ağaçlarla uyuşmuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama sokaklar şöyleymiş
Sokaklar şöyleymiş
Ağaçlar böyleymiş
Sokaklar şöyleymiş
Ağaçlar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Sokaklar şöyleymiş
Ağaçlar böyleymiş
Sokaklar şöyleymiş
Ağaçlar böyleymiş
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yan gelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Sokaklar şöyleymiş
Ağaçlar böyleymiş…

2 Ekim 2012 Salı


Başlık da benim değil yazı da..ben okudum siz de okuyun deyü alıntı yaptım bugün..Yıldız'ın yazılarını seviyorum..

                                      




1 Ekim 2012 Pazartesi


Sabah gözümün önünde bir sis perdesi ile uyandım hala tam aralayabilmiş değilim..
bi de bu sıcak canımı sıkıyor!





 

28 Eylül 2012 Cuma


PİJAMA - BOŞVERMİŞİM...





PAPYON - ALIŞMAK SEVMEKTEN ZOR..




DUMAN - OLMADI YAR (FAVORİM HEM DE ÇOK)






UMUT KAYA - GÜL GÜZELİ





AYYUKA - BENİ DE ALLAH YARATTI (HASTASIYIMMM)





dışardayım..denize ayaklarımı sokma şansım var ama ben yapmiyorum birazdan yapcam onu..şimdi nemli çimlerde uzandım kulaklarımdan tüm bedenime yayılan bir şarkı..
sözler,ıpılık bir rüzgar tepemde..buz gibi biram da var..ohhhh..misss...
defalarca defalarca aynı şarkıyı başa alıp dinliyorum..

Veee vee bugünkü keşfim.. "EDEPSİZ KOMEDYA" allam bayıldım çok güzell...




gözlerin ya vardı aklımda
biz çoktan unuttuk dünya dediklerini
aşk bir kaza dedin bizse sağ kurtulduk
bugün senin günün onu da mahvettin
seni sorana her yanım derim
ve dahasını da eklerim
ellerini uzat ki dokunsun
parmakların bugün



27 Eylül 2012 Perşembe



Tereddütsüz alıp okumak lazım..çok ilgi uyandırıcı..

Bu akşam iş çıkışııı??.hımpf..keşke şimdi elimde olsa "fena", ilk sayfayı açıp içine ismimi yazsam, önce koklasam kitabı sonra bi çay koyup koca fincana başlasam okumaya..

atila özer belli ki çok değişik bakış açısına sahip bir yazar..ve röportajı için işte size link;

RÖPORTAJ

Ve çarpıcı bir anlatımla Özer'in kendinden Fena...


26 Eylül 2012 Çarşamba

Bu katliamla ilgili elbette bir sürü şey yazılabilir küfürler edilir lanetler okunur ama benim bugün bunların hiçbirini yapacak gücüm yok..

bilgi edinmek isterseniz konuyla ilgili vikipedia

üzgün bir gün..



25 Eylül 2012 Salı


Tarih: 1936
Yer: Nipomo, California
Fotoğrafçı: Dorothea Lange



ey ezilmişlik!
bir gün ben de ulaşacağım kapılarına.
yoksulluğun o sonsuz panayırını aşacağım.
aşkın şiirini ve memuriyetini kuracağım
ve elbette bitecek zamanla edebiyat tarihi
sevdanın ve alkolün kahramanlığı er mektupları
gurbetin yüreğimi dağlayan diktatörlüğü.

sevgilim acemi bir karanfil gibi açıyor
her sabah şehrin yanaklarında
bense her gece sıkıntıdan ve yeminden
elbiseler biçiyorum, namussuz ve onurlu sevdalar
dağları dağları da deliyor yalnızlık

ışıdım yoksulluğa, perişanlığa.
uykusuz kamyonlar çizdim gecenin alnına
devşirme köyler, puslu kasabalarda dolaştım.
kaç yıl
umudun ve ezilmişliğin çadırında besledim
yorgunluğu
sokakların dilber ellerinden öptüm
saçlarını okşadım dağların
ve kuşlar bile uğramazken karanlığıma
şimdi hey desem şehri saçaklarından sarsıyor yalnızlığım

eğil yüzüme sevgilim, çöz iplerini
o uslanmaz hayvanlığımı utandır, bırakılmışlığımı çınla
çünkü doymuyorum abazanlığıma pazar
mecmuaları, şahane çirkinliğim ve hülyalarımla
ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi
şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık


REFİK DURBAŞ


PENGUEN

Penguen
bana sırtını dönme
biliyorum, sana benziyorum
ve içinde saklı tuttuğun yele.

Penguen
benim de içimde saklı tuttuğum
buzlu kıyılar, çığlık hatıraları
ben de senin kadar kaçkınım ve yaralı.

Kim bağışlayacak beni, penguen
çizdim senin beyaz ve narin yerini.

Bir yanım bembeyaz ışık
kör ediyor, bir yanım zehir gece
parktaki salıncağa binmeyi
beceremedim bugün ben de.
Penguen bana sırtını dönme.

Unutmadım aramızdaki beceriksiz dili.
Dünya yordu bizi. Benim de söyleyemediklerim
var. Hiç söyleyemeyeceğim onları belki de.
Uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu,
geldikçe anlıyorum ki, biz,
bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile.

Penguen,
kim bağışlayacak beni?
çizdim senin beyaz ve narin yerini
elimde unuttuğun ince metalle.

PENGUEN 2

O büyük ve muazzam zamanda unuttum
Kanatlarım çok oldu üşüyor benim
Bu beyaz ıssızlıkta göğsüme düşüyor
Bu yüzden eğik boynum.


Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı
Bundan gözlerimdeki kayalık,
İçimdeki serseri buzullar


Dürtme içimdeki narı
Üstümde beyaz gömlek var.

Birhan KESKİN


22 Eylül 2012 Cumartesi



SEZEN AKSU - SOR BENİ ile smirnese


Lal olmuş dilim benim
Sen sor beni dağlara
Sır olmuş sözüm benim
Kulak ver rüzgarlara
Kendinden bul sen beni
Kendinden bil sen beni
İster yüz sür yağmura
İster anlat suya
Kar kapamış yolları
Yola sor,kara sorma
Kendinden bul sen beni
Kendinden bil sen beni
lal olmuş dilim benim
Sen sor beni dağlara

Bu dünyanın sarhoşuyum çocuklar gibi
Sev beni anneni sever gibi
Sır olmuş sözüm benim
Kulak ver rüzgarlara
İster yüz sür yağmura
İster anlat suya
Kendinden bul sen beni
Kendinden bil sen beni
Kar kapamış yolları
Yola sor,kara sorma
Dağlara sor beni
Rüzgârlara sor beni
Yollara sor beni
Kendinden bul beni
Yollara sor beni
Kendinden bil beni


Söz: Yıldırım Türker

Müzik: Arto Tunçboyacıyan



18 Eylül 2012 Salı


Evet haberleri izlemekten kaçınıyorum,biliyorum bu hayatımdaki bir sorundan kaçmak,hasıraltı etmek gibi ama akşam evde bulunacağım huzurlu bir kaç saati haberleri izleyerek huzursuz hale getirmek istemiyorum..Fakat bu sefer de kendimi bu ülkenin sahibi insanlardan biri olarak vicdanen rahatsız ve huzursuz hissetmekten alamıyorum..80-90 kuşağının apolitik, tek tutkuları cep telefonlarının markası olan gençlerinden ne farkım kalıyor diye düşünüyorum..Haksızca ve düşmanca her gün toprağa verilen insanları izlemekten başka hiçbir şey yapamamak çok acizce..

Ve fakat zaten başbakanımız -kendisi o kadar milleti düşünen bir lider ki-benim bu çok da dürüstçe olmayan kaçışımı düşünmüş olacak , her bir olaydan ,o olayın yarattığı sonuçlardan halkın haberdar edilmesi konusunda net kararlar almış..Geçen gün Tüsiad başkanı Boyner'in "Uludere'de Afyon'da ne oldu,bunu öğrenmek hakkımız" başlıklı konuşmasından sonra Başbakan bir açıklama yapmış ve buyurmuş ki;"Her şeyin öğrenilmesi gerekenleri,azami ölçüde sinyalini vermesi gereken merci neresidir?Hükümet,yargı,Genelkurmay'dır."Yani bu üçü bir araya gelecek ve ne öğrenip ne öğrenmeyeceğimize karar verecekler..!!

Olan olayları ya da sonuçlarını biz öğrenebilir de,öğrenmeyebiliriz de..Benim bu ülkede olan biteni,neden olduğunu,sonucunda ne gibi önlemler alındığını,ülkemin ne hallerde olduğunu öğrenmem bu üç karar verici mercinin inisiyatifinde..

Bu ülkenin genelkurmayı da hükümeti de yargısı da bu ülkenin vatandaşını zerre kadar düşünmüyor.Daha iyisi nasıl olur, daha doğrusu nedir diye düşünmüyorlar..İnsanlar ölüyor bu insanlar bizim insanlarımız diye düşünmüyor..Ben bu üçüne de güvenmiyorum..Benim hakkımı kim koruyacak?Ben kimin himayesinde bu bayrak altında yaşıyorum? "Dışarıdaki düşmandan" mı koruyayım kendimi "içerideki düşmandan mı"

Çünkü benim huzurumu ve güvenliğimi sağlayacak polis teşkilatı nasıl daha kötüleşirim nasıl daha zarar verebilirim diye kafa yoruyor..Biliyorum bu geçmişte de böyleydi şimdi de böyle ama normal olan biraz da olsa yol almamız değil miydi? Barış için türküler söyleyen grubun solistinin kulak zarı patlatılıyor,keman çalan kolu kırıyorlar acımasızca..Henüz 21 yaşında ve aslında ressam olmak isterken askere giden delikanlı özgürlükçü ve barış sağlamak için "savaşan" örgüt tarafından katlediliyor..Ben neden taraf seçip birine üzülmek zorunda bırakılıyorum! !

Güvenmiyorum bu ülkeyi yönetenlere..Yargıya da güvenmiyorum..Orduya da..Hükümete de..Özgürlüğünü aramak adı altında dağda gencecik insanları gözünü kırpmadan "halkların kardeşliği için,barış ve bağımsızlığı"için adam öldürene de güvenmiyorum..Beni kim koruyacak??? Ve neden ben kendimi korunmaya muhtaç hissediyorum topraklarımda??


17 Eylül 2012 Pazartesi



Barbur yeni bir albüm daha yapmış.."SARI"
BURDAN 4 gün boyunca albümü dinleyebilirmişiz..
Edinmek farz..






Bir ara sokakta öldüm...dün
Öylece yani.
Birdenbire
Boşluğa düşer gibi, sarı bir sessizliğin içinde
Granit duvarlı binanın anlamsızlığına,
Şehrin boşu boşunalığına içerlerken
Bırakmışım son nefesimi kaldırıma
Bitmiş,
Öylesine yani.
Birdenbire

Yan binadaki otel odasından izliyordu oğlan
Yüz ifadesini göremesem de
Anlamış mıydı acaba öylece oturmadığımı?

O sokakta bitti her şey
Öğleden sonralarını bir bardak sütle geçiştiren
Apartman sakinlerini düşlerken
Sıkıntıdan
Ölmüşüm...dün

Arka odada ütü yapıp
Buharını burnuna çeken kadını,
Mutfağında her öğün için soğan doğrayıp
Gözyaşını kabuklara saklayan Madam Mari'yi
Kocasıyla artık sevişemediği için
Kapı komşusu gar sabunu satan adamı düşleyen Servi'yi
Düşündükçe
Ölüvermişim...dün

Böylece bitmiş yani,
Birdenbire

Sıkılmışım derinden zahir.
Tutunca da nefesimi
Portakal kabuklarıyla çay demini döktükleri çöpe
İki kedi de bulanınca
Kaldıramamış nefsim demlenmiş portakal kedilerini
Balkabağı mevsimi bile değilken
Dönüşüvermiş her şey baldan kabağa
Ve saat henüz 12'yi vuramamışken
Kalkmış otobüsler durmamaya
Mecal mi bulamamışım, yere döktükleri bala mı basmışım
Hatırlamam ama
Öylece kalakalmışım-kalkamamışım.

Şehrin insanı haberdar değil mi bu öldüresiye sıkıntıdan?
Vagonlar boş, birkaçı kiremit taşıyor topraktan
Kayıklar da serseri misinalar
Otobüsler kimseyi almadan durup durup geçiyorlar duraktan
Arabalar yürüme mesafelerini öldürüyor her gün, her öğle
Her gece
Bisikletleri balkonlarında unutanlar
Her an yağmur yağsın diye dua ediyor
Üç öğün yemek yiyip, dört öğün uyuyorlar
Buna rağmen erken uyanıp, geç yatıyorlar
Aynı kuru kahveciden gün aşırı -iş olsun diye-
Yüzer gram kahve alıp evde -iş olsun diye- öğütüyorlar
Ve bir gün bile sormuyorlar öğütülmüşünü
Kimse sormuyor iş olsun diye yapılan iş, iş midir diye?

Bunlar olurken ölmüşüm o ara sokakta
Balkondaki beyaz brandalar rüzgarla sökülürken
Sökülüvermişim
Şişip patlayan bir eteğin dikişi gibi
Sıkıntı işte

Ya da ölmek yerine
İki adım yol yürüyeydim de
Konuşuverse miydim şu gelin çiçeğiyle.
Gitmek yerine...?

Şiir ve ses: Jehan Barbur

14 Eylül 2012 Cuma

11 Eylül 2012 Salı


Onları dinlerken Tanrı ile tanışıp yukarıdan insanoğlunu izler gibiyim..
19 Eylül'de Harbiye'de olacaklarmış..
Keşke en iyi konserler İstanbul'da olmasaymış..






10 Eylül 2012 Pazartesi


epey zaman önceydi,
o vakitler mücadele olarak adlandırdıklarım başka ben başkaydım..
güneşe bakarken gözlerimi hayallerim korurdu,
yara berelerimi göstermekten çekinmezdim, korkularım başka ben başkaydım..

geçilen yollarda yaralarımız da biz de büyüdük,
çocuk aklımızla otuzlu yaşların hayal edilemez olacağını bilemezdik elbet..

o kızın oluruna bırakmayı öğrenebileceğini görmekte varmış ne tuhaf.

oluruna bırakıp olmazsa hayırdan sayıyoruz artık..Doğru olamayacağına inancımız tam kendimizden adımız kadar emin..Diren sadece aykırı bir isimden ibaret bugün..

Sırtımızda o günlerden kalan bir sızı..Ki o sızı İstiklal caddesinde gazete satmak için taşınılan çantalardan yadigar..Bugünkü sızılardan çok uzak..ve ne kadar romantik..!

28 Ağustos 2012 Salı









Eve kavuşma heyecanından sonra gelmesi gereken diğer hasret dolu davranış film izlemekti..Ve elbette ne zamandır aklımda olan eve dönüşü kutlayabileceğim bir film olmalıydı..O film Midnight in Paris idi..

Bir Woody Allen filmi olan Midnight in paris Allen dialogları ve tarzı ile tanış olarak karşılıyor ilk sahneden itibaren..muhteşem paris şehri karşısında herkesin ağzından dökülen cümlenin negzel bir şehirrr olduğundan çok eminim..

Filmin başrol oyuncusu Owen Wilson sanırım çok çalışarak yapmış olmalı bunu , gerçek bir Allen aktörü..mimikler,eller kollar buram buram Allen kokuyor ki bu hafif şaşkın ama ne istediğini bir gün mutlaka bulacağına olan inancı tam karakterin kokusunu hoş buluyorum..yeşil limon gibi..

Filmi izlerken hep ama hep yine aynı cümle dönüp durdu kafamın içinde..Charles Baudelaire'in sözü; "Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir"..bi ara sıklıkla yaşadığım bu his uzun zamandır uğramıyor bana..ne mutlu..ama bu hissiyatı iyi tanıyan biri olarak film sırasında eski dosta selam çakmayı ihmal etmedim..neyse efenim ne diyorduk;Gil (wilson) kafası karışık,karmakarışık bir yazar..Holivudda kiralık kalem! iken Paris'e geldiğinde başladığı bağımsız ve özgün romanına daha bir yakınlaşıyor ve aslında adam Paris'te yaşamak istediğini anlıyor..İstiyor ki Paris'in buram buram sanat kokan,zamanda diğer ülkeler kadar hızlı ilerlememiş bu şehirin yağmuru altında romantizmin dibine dibine vursun..Adam yağmurdan hoşlanan bir kadın arıyor yahu..bence gayet yeterli bir sebep :)) Ve fakat güzel ve ağır amerikan nişanlısı İnez (Rachel McAdams) hayatınızda görebileceğiniz sayılı gıcık aileye sahip ve her aramayıp olduğu haliyle mutlu olan insanın basitliğine sahip bir kadın..Mutlu olan demeyelim de şey diyelim farkındalıkların cezbediciliğine kapılmamış bir kadın..

Bi de hani ilişkilerde bi yere gidince bozulan bir hal vardır..yani varolunan yerde, sıradan hayatlarında çok farkedilmez de mekan değişince o ilişkiye bişiler olur..ne sen eski sensindir artık ne de aşık olduğun kişi..olur bu bazen..tabi manyak gibi aşıksan ve eminsen geri döndüğünde herşey yolunda devam eder ama bazen de ya geri dönmezsin ya da döndüğünde herşey değişmiştir artık..bunu da görüyoruz filmi izlerken işte..anlatabildim mi ya? Bence çok anlatamadım ama napim..bu kadar oldu..filmi izlemek lazım..

Filmi izlerken birdenbire nasıl oldu ki şimdi bu diye mantıklı bir açıklama yapmaya ihtiyaç duymadan zamanda geri dönüşler yaşamaya başlıyoruz..Belki aldığı haplar belki beyninin oynadığı bir oyun belki de hakaten oluyor..dedim ya buna mantıklı bir sebep aramak gayet yüzeysel bence.oluyor işte..ve bu olduğunda sizi Dali'ler (muhteşemmmmm Adrian Brody) Picasso'lar,Hemingway'ler (ki ben en çok Dali ve Hemingway'i beğendim),Fitzgerald'lar karşılıyor sizi 1920'lerin Paris'in de.





eve yeni dönmüşseniz ve yayılıp güzel bir 90 dakika geçirmek istiyorsanız izleyiniz..

bi takım notlar: Çokbilmiş dantel paul yansın bitsin kül olsun bence..
Hehe dedektif olayı güzeldi çok güzeldi..
Marion Cotillard'ın canlanırdığı Adriana karakteri ile şarap içmek isterdim..
Picasso ile yaşamak diye bir film varmış..E onu da isleyelim ozman..




25 Ağustos 2012 Cumartesi


az kaldı..

13 Ağustos 2012 Pazartesi


16 Mayıs 2012 Çarşamba




Bebek, bilmiyormusun ki ben sadece bir insanım
Benim de diğerleri gibi fikirlerim var bazen kendimi bulurum
Oh aman tanrım,pişmanım yaptığım bazı aptal şeylerden dolayı

Ben sadece maksadı iyi olanın ruhuyum
Oh aman tanrım,beni yanlış anlaşılmış durumuna düşürme
Lütfen beni yanlış anlaşılmış durumuna düşürme

Bebek,beni şimdi anlıyormusun?
Kendimi bir parça çılgın hissederim
Fakat bilmiyormusun ki,hiç bir canlı her zaman bir melek olamaz
Bazı şeyler yanlış gittiğinde kötü görünürüm

Çünkü ben sadece maksadı iyi olanın ruhuyum
Oh aman tanrım,beni yanlış anlaşılmış durumuna düşürme

Bebek,bazen o kadar sorumsuzum ki
Gizlemesi çok zor olan bir neşeyle
Bazen bütün yaptıklarım endişeli görünür
Sen o zaman benim diğer yanımı görmenin sınırına gelirsin

Eğer sinirli görünürsem
Seni bilmek,tanımak isterim
Sana tahammül edemediğim anlamına gelmez bu
Hayatın kendi problemleri var
Ve ben kendi payıma sahibim
Ve asla yaparım demediğim bir şey bu
çünkü seni seviyorum.

4 Mayıs 2012 Cuma

Sanıyordum ki o zamanlar beni bir daha kimse bu kadar mutlu edemez..Beni ondan daha iyi kimse tanıyamaz..Yüzüme o gülümsemeyi kimse bir daha yerleştiremez sanıyordum..Ama Ankara bi kez daha şaşırttı beni :)

Başı-boş ordan oraya savrulurken direniyor ve bekliyordum ama sonumu da pek iyi görmüyordum..Güvenemiyordum kimselere..Kolay mıydı bir kişiyi en baştan tanımak teslim etmek kendini? Savunmasız bir durumdaydım ve her an yanlış şeyler yapabilirdim..

İstanbul'dan Ankara'ya göç zamanında ailemi,arkadaşlarımı ve elbette büyüdüğüm Kadıköy'ü arkamda bırakacaktım bişi daha bırakacaktım geride sarı kafamın şekilden şekile girmesini sağlayan ve yüzümde kocaman gülümsemeye sebep olan canım biricik kuaförümü..

Hayatım boyunca saçlarımı sadece iki kişi şekillendirmişti..İlki çocukluğumdan ilk gençliğime ve sonrasında erken kadınlığıma uzanan Yalçın Kan..İkincisi Yakup..London kuaför....Beni ben yapan tarzın ilk yaratıcısı..Kendimi daha iyi hissetmeme sebep olan kişi..Şimdi artık Ankara'da da ağzımı açmadan oturduğum ve kendimi ellerine bıraktığım kuaför-sanatçım Magic Touch'dan Ferhat Özkan..ta-ta-taaa!!!




Ya ben saçımı yaptırırken neblim işte oje sürdürürken felan felan kendimi rahat hissetmeliyim..Böyle içeri girince kapıdan ona buna selam verip azcık laflayıp,kahve içerken kurabiye yiyip bi tane daha var mııı diye sormalıyım..Böyle kasıntı kasıntı duramam yani..Tanıyan bilir :)Ama efenim zor beğendiğimden kelli işinde çok iyi olan insanlar da olmalı..İşte orası MAGIC TOUCH..Valla bak onnarı çok seviyorum diye demiyorum..Biz Şirinella ve Durişko ile gittiğimizde Emine ve Ezgi'ye havale..Kızlarla o kadar sevecen ilgileniyorlar ki..Ebru zaten işinde şahane bir güzellik uzmanı ve kaş ve makyaj bence ondan sorulur..Suzan abla Ankara'da edindiğim hakkaten bir abla..Bi insanın eli bu kadar mı hafif olur bi insanın sohbeti bu kadar mı şeker olur..Suzan ablaa seviyorum seni! :))

Deniz'e para verirken bile zorlanmıyorum düşünün..Evet evet o kasa sorumlusu :)))

Ve elbette bence bir sanatkar o..Sayın kuaförüm Ferhat Özkan..Bigün bile asık suratlı,konuşmaz görmedim onu..İşinin arasında asla başka bir iş almayan uzun yıllardır bu işi layıkıyla yapan sayın Özkan bey..En güzeli de nasılsa artık buraya geliyor deyip fön çekerken bile maksimum profesyonelliği bırakmaması..Yeni saç kesimimi hergün mutlaka bi kişi soruyor..Her seferinde ona da söylüyorum yine sordu biri diye..Sakin bi şekilde gülümsüyor."heh demedim mi ben sana" gülümsemesi o..

böyleyken böyle..mutluyuz yani biz burda..Hep beraber..

diğer çalışan herkese selamlar burdan,sevgiler..Yarın sabah görüşürüz...









Magic Touch Bayan Kuaförü

Güvenevler Mah. Şili Meydanı 5/A Kavaklıdere/ ANKARA

Tel:0 312 466 16 29-30

;;